Şeyh Mahir Hammud'dun Cuma Hutbeleri (3)

Şeyh Mahir Hammud'dun Cuma Hutbeleri (3)
Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp

Şeyh Mahir Hammud'dun Cuma Hutbeleri (3)

 Hamd Âlemlerin rabbinedir. Allahım, Ey Rabbimiz! Senin vechinin celâline ve senin hükümranlığının yüceliğine layık şekilde sana hamd olsun. Seni bütün eksiklerden tenzih ederiz. Ancak sen kendine layıkıyla senâ edersin; biz seni layıkıyla övmeye güç yetiremeyiz. Allahım semavât dolusu, yeryüzü dolusu ve bunlardan öte dilediğin dolulukta hamd sanadır. Bütün övgüler ve yücelik sanadır. Kulların hak olarak söyledikleri sanadır. -ki hepimiz senin kulunuz- 

Allahım senin verdiklerine mani’yoktur; mani’olduklarına da verilecek/verecek yoktur. Senin katında sâlih amel dışında dünyalık kısmetlerin (mal – mülk, evlat) hiçbiri fayda veremez. 

Allah’tan başka ilah olmadığına; eşi benzeri ve şeriki olmadığına ve efendimiz, önderimiz, hâbibimiz, şefaatçimiz Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederim. Onu kendi kulları arasından seçip kendine dost kıldı. O da emaneti edâ etti, risâleti tebliğ etti ve ümmete nasihat edip Allah için hak üzere cihad etti. Biz de bütün bunlara şahitlik edenlerdeniz. Selât ve selamların en güzeli ona, pak aline, seçkin ashabına ve din gününe kadar kendisine ihsan üzre tabii olanların üzerine olsun.

“Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve kişi yarın için önden ne gönderdiğine baksın. Allah’tan sakının. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr/18)

Ey değerli kardeşler, insanların rabbi bütün insanları muhatap alarak şöyle buyurur: 

“İnsanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, övgüye layık olandır. Dilerse sizi götürür (yok eder) ve yeni bir halk getirir. Bu Allah’a zor değildir.” (Fâtır 15-16-17)

Allah bizim için, insan için ona karşı fakir kalalım ister; insanın her an ona karşı muhtaç olduğunu hissetmesini ister. Çünkü insan, kendi kendinin Allah'tan uzak olduğunu veya Allah'ın kuvvetine gereksinim duymadığını hissederse o artık bir tağut, bir şeytan olur. Bu kendine yeter hissi, ister mal yönünden isterse de otorite yönünden olsun farketmez. 

“Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup-yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir.” (Şûrâ 27)
“Hayır; insan gerçekten azar, kendini ihtiyaçtan uzak görünce.” (Alak 6-7)

Sürekli bizim onun karşısında muhtaç bir halde boyun eğmemizi ve ondan talep etmemizi, kendi nefsimize defalarca rızkın Allah'tan olduğunu, gücün Allah'tan olduğunu, izzetin Allah’a ait olduğunu, imar etmenin Allah'tan olduğunu tekit etmemizi istemesi, Allah’ın hikmetinden ve yarattıkları hakkındaki ilmindendir. Küçük büyük ne varsa Allah’ın elindedir. İnsan, Allah’a gereksinim duymadığını düşünürse, Allah onu uhrevî cezadan önce dünyevi bir cezaya çarptırmakta acele eder. Buna örnek olarak Kur’an’da Yunus Suresinde bir misal verilmiştir. 

“Öyle ki; yeryüzü güzelliğini alıp süslendiği, sahiplerinin de artık bunları toplamaya güç yetirebileceklerini sanmışlarken...” -burda güç yetirebilmek yani Allah’a gereksinim duymadan bunu toplayabilmek anlamında... Allah bilir- “işte tam bu sırada gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiç bir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız.” (Yunus 24)

Allah, insana kendi kudreti ve azametinden bağımsız oldukları zannına kapılmalarını istemez. Ayetteki “ona güç yetirebileceklerini zannına kapılmaları” lafzı geleneksel tefsir bakımından ele alınacak olsa: o ekilmiş toprağın ürünleri hasat için hazır hale gelmiştir ve insanlar, inşallah deme gereksinimi duymadan, kendi başlarına ürünleri hasat etmeye güç yetirebileceklerini sanmışlarken Allah'tan gelen bir şey onu helak eder. 

Bu tefsir şeklinden uzak bir şekilde de tefsir olunsa yani bütün yeryüzünü ilgilendirecek bir şekilde yorumlansa da yine sonuç aynıdır. Çünkü bu asırda insan öyle bir merhaleye vardı ki artık bütün yeryüzünü kitlesel imha silahları veya tahrip gücü yüksek bombalarla yıkabileceğini sanmaktadır. Yani insan bu zanna kapılırsa Allah ona bunu müsade etmez. Velev ki bu insanların seyyidi olan Muhammed (s.a.v) bile olsa! Allah’ın indinde, biiznillah veya inşallah demeksizin “bunu yapacağım” veya “istiyorum” veya “olacak” diyen kimseye rabbi izin vermez. 

“Hiç bir şey hakkında: “Bunu ben yarın yapacağım” deme. Ancak: ‘Allah dilerse’ (inşallah yapacağım de)” (Kehf 23-24)

Bu sürenin, tümüyle kehf suresinin iniş sebebi herkesçe bilinmektedir. Sebebi bu kıssadır: Yahudiler, daha doğrusu müşrikler, peygamber daha Mekke’deyken Yahudiler’e bazı kimseler yollarlar ve onlara bize öyle sorular verin ki onunla Muhammed (s.a.v)'in Peygamber mi yoksa iftiracı mı olduğunu anlayalım, dediler. Onlar da dediler ki: O’na ruhu sorun, yüzlerce yıl mağarada kalan gençleri sorun, ve Zülkarneyn’i sorun. 

Elçiler Medine’den geri döndü ve Allah’ın Resûlüne bu soruları sordular. Paygamber de kendilerine “yarın size haber vereceğim” dedi; “inşallah” demedi. Bunun üzerine vahiy 15 günden fazla bir süre kesildi. Mevzu, davetle ilişkili; yaratılmışların efendisinin sadakatiyle alakalı... Müşrikler ne diyecekti? Risalete karşı kuşkuları, böbürlenme ve kibirleri daha da artacaktı! Buna rağmen mahlukatın Rabbi’nin mahlukatın efendisine öğretisi bütün bu ihtimal ve varsayımlardan daha ciddi bir önemdedir. Nihayet bu sorulara cevap vermek için süre indi. Mukaddimesinde şöyle buyurulur:

“Hiç bir şey hakkında: “Bunu ben yarın yapacağım” deme.” (Kehf 23)

Sonra Yüce Allah, Muhammed (s.a.v)’e şunu haber etti: Buna benzer hatayı ilk işleyen, sen değilsin; senden önce Musa'(a.s)ya en alim olan kimdir? Diye soruldu -tabii ki odur, çünkü o nebidir. Allah ona öğretiyor fakat Allah, onun bunu söylemesini istemiyor; Allahu alem yani en alim olan Allah’tır demesini istiyor- ancak kendisi en alim olan benim, dedi. Bunun üzerine Allah, Musa’ya “iki denizin birleştiği yere git” diye vahyetti. Bu yer bugün “Râ’s Muhammed” diye adlandırılıyor; Sina Yarımadası’nın güney kesiminde, Süveyş Körfezi’nin Akabe Körfeziyle bir araya geldiği yer... bu yer, iki denizin birleştiği yerdir. 

(*Musa’ya hitaben) Orada bir adamla karşılaşacaksın -tabii bu adam mertebe bakımından Musa'dan daha altta; peygamber değil ama Allah’ın kendisine ilim verdiği biri... çünkü Allah, dilediğine öğretir, dilediğini yükseltir ve dilediğini düşürür- Bildiğiniz üzre burda üç kıssa cereyan ediyor: Gemiyi batırdı ve bunu kralın gemiyi çalmasından himaye etmek için yaptığını beyan etti. Sonra çocuğu öldürdü ki ilerde salih ebeveynlerinin eza çekmesine sebep olmasın. Ve yıkılmaya yüz tutmuş duvarı imar etti ki altında yatan hazine ortaya çıkmasın, böylelikle şehir ahalisi hazineyi (*duvarın sahibi olan yetimlerden) almasın... 

Öyle şeyler öğretilmişti ki Musa (a.s)'ın kendisi bunları öğrenmemişti... Tabii Yüce Allah, Mağara ehli ve Zülkarneyn hususlarında da cevap verdi ancak ruh konusunda ise İsra Suresi’nde cevap verdi; bunların hepsi beraber nazil oldu ama ilahi emre göre farklı sureye yerleştirildi:

“Sana ruhtan soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsra 85)

İnsanın devamlı öğrenmesi gerekir; çünkü her daim küçük olsun büyük olsun Allah’a muhtaçtır. Bizden biri Rabbinden en ufak bir şeyde bile talepte bulunmaktan utanç duymamalı. Hadiste şöyle buyrulur: "Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin." Yani ayakkabı bağın kopsa ve onu yapamıyorsan, mesela “ya rabbi bana bunu yapacak birini bulmakta yardımcı ol...” gibi şeyler diyebilirsin mesela... Bundan daha küçük bir istek var mı? Ta ki küçük olsun büyük olsun herşeyde rabbine muhtaç olduğunu hissedesin. Bunun gibi bir çok durumda muhtaciyetimizi hissederiz. Bunların başında yağmurun gecikmesi gelir. Yağmurun gecikmesi, seni Allah’a muhtaç olduğunu hissettirir. Bilim ilerledi, bir çok alanda insan daha önce hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir merhaleye ulaştı. Fakat insanın yağmur yağdırmaya gücü yeter mi? Denilir ki bu Sovyetler Birliği döneminde denendi, bulutları yoğunlaştıracak bir füze denendi ancak başarısızlıkla sonuçlandı; hatta bu füze denemesi başarılı olsaydı bile oran bakımından yağacak olan yapay yağmurdan fazla kimyevi madde yağardı. Yağmur, füzenin kimyasal maddeleriyle kirlenmiş olarak yağacaktı. 

Bir Cuma günü Resulullah, minberde hutbe verirken çölden bir bedevi geldi ve “Ya Resulullah! Ekinler ve hayvanlar helak oldu” dedi. Ekinlerin helak olması su kıtlığından, hayvanların helak olması ise su ve mera kıtlığı sebebiyle süt vermez oluşundandır. O an Resulullah, hutbeyi bırakıp Allah’a yöneldi ve yağmur duasında bulundu. Resulullah (s.a.v)’ın hizmetlisi Enes dedi ki: “Vallahi o an gökyüzüne baktık bir bulut parçası bile görünmüyordu (yani dağınık halde bile olsa bir bulut parçası yoktu) ardından kısa bir müddet geçmeden o lahzalarda bize bir bulut göründü, gökyüzünün ortasına geldi ve büyüdü ve sağnak bir şekilde yağış bıraktı” Tabii Resulullah’ın mescidinin tavanı hurma yapraklarındandı. Enes, yemin ederek dedi ki, o kadar yağmur yağdı ki Resulullah’ın sakalları ıslandı. Yağmur bir hafta boyunca yağmaya devam etti. Bunun üzerine başka ya da aynı bedevi bir sonraki Cuma günü hutbesinde tekrar Resulullah’a  geldi ve “ya Resulullah ekinler ve hayvanlar helak oldu” dedi. Bu sefer ise suyun fazlalığı ve sellerin yoğunluğundan dolayı öyle dedi. Bunun üzerine Resulullah, rabbine yönelerek “Allahım! Üzerimize değil, çevremize; Allahım, dağlara, tepelere, vadilerin içlerine ve ağaç biten yerlere...” diye dua etti. Bu duayı bitirir bitirmez bulutlar dağıldı ta ki yağış yerleşim yerlerinden uzaklaşana kadar. 

O’na tam bir bağlılıkla selât ve selam getirin... 

Ey değerli kardeşlerim! Bunu defalarca zikrettik. Bu, sadece yaratılmışların efendisi Muhammed (s.a.v)’e has bir hadise değil; bununla ilgili bize bir çok rivayet aktarıldı; insanlar, yağmur duasında bulundu ve ardından hemen yağmur yağdı. Bunlardan biri bana yemin ederek dedi ki köyün birinde -burda Lübnan’ın bir köyünde  40’lı yıllarda- insanlar, yağmur duasında bulunmak için çıktılar. Yanlarındaki şeyhin elinde ise bir şemsiye vardı. Çünkü kendisi, yağmurun yağacağına dair kesin bir inanç taşıyordu. Onun bu hali insanların gülmesine sebep olmuştu; ona, bu yağışsız havada elindeki şemsiye de ne oluyor, deyip gülüyorlardı. Allah ona rahmet etsin bana yemin etti ki: O zaman üzerinde bir ceket varmış, yağmur öyle yağdı ki üzerindeki ceket sırılsıklam oldu, öyle ki onu üzerinden çıkarıp sıkmak mecburiyetinde kaldı. Tıpkı çamaşır makinasının elbiseleri sıktığı gibi... Duadan sonra yağan sağanak yağıştan dolayı... 

Yine bununla ilgili vefat etmiş allame Şeyh Muhammed el-Mütevelli eş-Şaravi’nin de hatıraları var. Cezayir’deyken... (Tabii yağmur namazının bir çok şekli vardır; mescitte de kılınabilir, ancak en faziletli olanı insanların şehrin dışına çıkıp duada bulunmalarıdır; muhtaciyetlerini göstererek yani üzerlerinde eski, yıpranmış ya da buna benzer kıyafetlerle çıkıp ta ki yağmur yağana kadar namaz kılmaları daha uygundur. Tabii tek yol bu değildir. Bilindiği gibi Peygamber (s.a.v) yağmur duasında bulunurken Cuma hutbesi minberinde duruyordu.) Şeyh Mütevelli, yağmur namazı Cuma namazından sonra kılmaya karar vermişti. Cemaatin arasında iki tane bakan da bulunuyordu. Huari Bumedyen (*Cezayir Eski Devlet Başkanı) dönemiydi. Devletin çizgisi komünizme yakın bir solculuğa yakındı o zamanlar. Diyor ki (*diyen: Şeyh Mütevelli) biz yağmur duasını henüz tamamlamamışken sağnak bir şekilde yağmur yağmaya başladı. Bunun üzerine o iki Bakandan biri “eşhedü en lailehe illallah” “bu İslâm’ın azametindendir, bu duanın azametindendir” demeye başladı. Diğeri ise inanmak istemeyen her insan gibi “yok bu bir tesadüf” dedi.

Ey değerli kardeşlerim, şimdi biz de yağmura muhtaç bir haldeyiz. Aramızda suya ihtiyaç duyan bir bostan ya da ekinliğe sahip kimsenin olduğunu sanmıyorum ancak bütün canlılığın temeli sudur. Bununla ilgili olarak Allah şöyle buyurur:

 “Ve her canlı şeyi sudan yarattık.” (Enbiya 30)

Yine ey kardeşlerim aynı minvalden yola çıkarsak, son iki yıldır zuhur eden bu hastalık önünde insanın nasıl da güçsüz kaldığını gördük. Doğrudur, buna karşı bazı hafifletici tedbirler ve aşılar bulduk fakat kuşkusuz hayatı felç etti ve bize Allah’ın kudreti karşısında durma halimizin ne kadar beyhude bir hal olduğunu gösterdi. Bizden başka özellikle dünyanın okyanus kıyısındaki yerleşim yerlerine bazen kasırgalar tsunami ve fırtınalar vuruyor. İnsanın tahmin edemeyeceği büyüklükte ve şekilde geliyor. Fakat insanın bunu durdurmaya gücü yok. Hatta geliş yönü ve seyrini tespit etmeye bile imkanı yok. Diyorlar ki yarın bu yönden gelecek fakat başka bir yönden gidiyor... 

Bir çok hastalık da öyle... Doğrudur; Peygamber “Ey Allah’ın kulları tedavi olun! Allah'ın yarattığı her hastalık için yarattığı bir deva da vardır.” Diye buyuruyor. Fakat bazı hastalıklar var ki insana karşı adeta asi olarak kalıyor. Ta ki insan, duaya muhtaç ve Allah’a karşı zelil olduğunun bilincine varsın! 

Lübnan’ın yaşadıkları da yine bu minvaldendir; yönetici pozisyonunda bulunanlarda imandan az bir şey hissedersiniz. Onlar rızkın İbni Selman’ın veya İbni karpuzun veya İbni hiyarın elinde olduğunu zannediyorlar ya da insanların böyle zannetmelerine sebep oluyorlar. İşte bu adi kişiler, Allah’a ve insanlara yalan söylüyorlar. İşte bu kişiler Allah'ın dini ve insanların aklını hafife alıyorlar. Üstüne üstlük bir kelimelik eleştiriyi de kabul etmiyorlar. Bunların Allah katında değeri nedir?! Allah’ın kulların rızkını kendilerine tevdi ettiği kişilerden daha küçüktür bunlar... veya Allah’ın kulların ve devletlerin geleceğini kendi ellerine bıraktığı kişilerden daha küçüktür bunlar... Fakat sorun bu zalimlerde değil; sorun Allah’a dayanmayan ona tevekkül etmeyen, sadece zahiri düşünüp batını görmeyen insanlardadır. Yüce Allah’ın da haber verdiği gibi:

“Onlar, dünya hayatından (yalnızca) görünürde olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.” (Rum 7)

Ey insanlar özellikle de ey Allah’ın yönetici kıldığı kişiler gaflete düşmeyin! Allah’ın şanı daha yücedir ve Allah geleceğimizi aşağılık bir kişinin veya büyümüş ya da küçülmüş bir Emirin eline vermekten daha uludur. Kuşkusuz Rezzak olan Allah’tır. Kuşkusuz Kâvî ve kadir olan Allah’tır. Her şey Allah'ın elindedir; eğer bir şeyin olmasını dilerse ona “ol” der ve hemencecik oluverir. Sıkıntılara karşı işte böyle Allah’a tevekkül ve teveccüh ederek durun. Tabii Allah’a tevekkül etmek sebepleri terk etmek demek değildir. Sebepleri kuşanıp Allah’a tevekkül etmektir. Her şeyin sebeplerden meyadana geldiğini zannetmek de kesinlikle doğru değildir. Yüce Allah bize sebepleri yerine getirmemizi emretti fakat bununla beraber olası bir rızık kaygısı veya sözde şeref veya başkaları tarafından verilen onur için kimseye boyun eğmememizi gerekli kıldı. İşte bu yüzden Allah bu adilerin göğsünü daraltır... Mal ve mülkleriyle size kibirlenen bu kişilerden biri şayet içine dönse kendini küçük görecektir. Yüce Allah’ın da onları vasf ettiği gibi: “Kendilerine gelmiş açık bir delil olmaksızın Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenler var ya, onların göğüslerinde erişemeyecekleri bir büyüklükten başka bir şey yok.“ (Mümin 56)

Onlardan biri de kendi içinde zelil durumda şöyle söylemektedir: Ben ki Kralım! Yemen savaşı için altı yıl içinde bir trilyon dolar, yani bin milyon dolar harcadım. Bu yalın ayaklı, yarı çıplak asker mi beni yenecek?! 

 Ayaklarında hafif plastik terliklerle nasıl silah kullandıklarını gördünüz mü? Ve ne giydiklerini ve ne içtiklerini?... İşte Allah'tan başka kimseyi yüceltmeyenler ve gücü yalnızca Allah'tan bilip sebeplere takılmayanlar işte böyleleriyle Allah, karalları ve yöneticileri zelil duruma düşürmek istiyor değil mi? Ey kardeşlerim bu bize has bir şey değildir; nice halklar gördük... Örneğin Amerika’yı yenen Viyetnam’ı gördük. Daha başka halklar; Afrika’da, orda, burda... Nice büyük imparatorluk yenilgiye uğradı... Mühim olan bu zelillerin karşısında zayıf düşmememizdir. 

Alimlerin Sultanı el-İzz bin Abdüsselam. Kendisi çağının alimiydi Hicri 7. Yüzyılda yani takriben 600 – 700 yıl önce yaşamış büyük bir âlim. Bu alim, Filistin'de Ayn Calut muharebesinde Tatarlara karşı zafer kazanılmasında aktif bir rol oynadı. Şimdilik detaylara girmeyelim. Günlerden bir gün Mısır kralı büyük bir geçit töreniyle şehre çıkmışken kendisi yolun ortasında durdu askerlerin, korumaların, alayların ve kalabalığın arasından krala: “Ey Eyüp!” diye seslendi. Hiçbir ünvanla değil; bizzat ismiyle seslendi: “Bu büyük tören alayı eşliğinde kutlamada bulunuyorsun ama senin şehrinde şarap satıp alanlar var!” 

“Hayır, hayır vallahi bundan haberim yoktu herhalde babamın günlerinden kalmadır” dedi. (Evet kendisi yönetimde henüz yeniydi) yoksa sen,“atalarımızı bir din üzere bulduk biz de şimdi onların izleri üzere doğru yolda gidiyoruz (zuhruf 22)” diyenlerden misin? “Hayır, hayır ben onlardan değilim” dedi. 

Kral bineğinin üzerinde olduğu halde askerlerine, gidin! Söylediği yeri bulun ve alkol satılan bu hanları kapatın, diye emretti. Tabii hikaye bu değil. Hikaye İzz’e sen nasıl yanındaki kalabalığa rağmen Eyüb’e bu şekilde hitap edersin diye sorulduğunda verdiği şu cevaptadır: “vallahi Allah'ın azametini kendimde hissettim, öyle ki Eyüp önümde adeta değersiz bir kedi gibi göründü”

O halde Allah’ın azametiyle kuşanın. Böylece tüm güçlükler ve fitneler Allah’ın izniyle küçülecektir.

Hamd yalnızca Allah’adır. Selât ve selâm Allah’ın elçisi Muhammed’e âline, ashabına ve ona tâbi olanların üzerine olsun.  Allah’tan başka bir ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet ederim. 
“Ey iman edenler! Allah’tan sakının.”

Ey değerli kardeşlerim! Tüm insanlar için geçerli olan kendilerine ulema ismi verilenler için de geçerlidir. Bir kimsenin dinde alim olması bu, ilminin tatbik olduğu ya da hayatta insanlara öğrettikleriyle davranışları arasında bir uyum olduğu anlamına gelmez maalefes... Şairin de dediği gibi: “Eğer ilim ehli, ilmin hakkını verseydiler ilim de onlara haklarını verirdi. İlme yüce ve ulu bir gözle baksaydılar. İlim insanların gözünde yüce ve ulu olurdu. Fakat ne yazık ki çıkarları için ilme hürmetsizlik ettiler ve onun yüzünü kirlettiler. Öyle ki ilim de kaskatı bir somurtkanlığa büründü.”

Şayet alimler kendilerine düşen hakiki görevlerini yerine getirmiş olsaydılar bugün Müslümanların başına bunlar gelmezdi. 

Hadiste şöyle geçer: İki sınıf vardır ki onlar salâha ererse insanlar da salâha erer; fesâda düşerse insanlar da fesâda düşer. Bunlar âlimler ve yöneticilerdir.

Birçok kimse Suriye Arap Cumhuriyeti’nin Fetva Kurumu’nun iptal etme kararını soruyor. Tabii bu meselenin uzun bir açıklamaya ihtiyacı vardır. Ancak biz diyoruz ki Şura ciddi bir meseledir, uygulamaya geçildiği takdirde büyük alimlerden oluşan fetva meclisi çok büyük bir iştir. Fakat İslâmî tutum adına sözcülük yapacak  müftülük makamının ilgası fikri gayrı makbul bir fikirdir. Bu fikir özellikle de fitnecilerin, tekfircilerin ve Suriye’ye düzenlenen entrikalar karşısında duran bu alimlerin oynadıkları rolle uyuşan bir fikir değildir bu. 

Hem buradan hem de başka bir yerden Başkan Beşşar Esed’e bu kabul edilemez karardan vazgeçmesini tavsiye ediyoruz. Velev ki bu kararı destekleyen ve onaylayan âlimleri görmüş olsak da... çünkü yaygın kanaate göre bu konuda tavır belirtme yetkileri ellerinden alınmıştır... Bu konuya ilişkin başka duruşlarımız da olacak... Allah’tan bizi her hayırda muvaffak kılmasını diliyoruz. 

Namazda yağmur için kunuta geçeceğiz Allah’ın izniyle...

Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.”

Allah’ım! Efendimiz İbrahim ve âline salat ettiğin gibi efendimiz Muhammed ve âline salat et. 

Allahım (peygamber efendimiz) Hz. Muhammed ve âlini, Hz. İbrahim efendimiz ve alinî mübarek kıldığın gibi mübarek kıl. 
Şüphesiz sen Hamîdsin, Mecîdsin.

Allah’ım bize mağfiret ve merhamet buyur! Bizi bağışla ve affet. Bizi başkasına muhtaç eyleme. Kâfirlerin bize kurduğu tuzakları boşa çıkar. Babalarımıza ve annelerimize mağfiret buyur. Kur’an-ı Kerim’i kalbimizin baharı kıl. Allah’ım öfke ve gazabı üzerimizden kaldır! İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla. Dinimizde bize faydalı olanı öğret ve bize öğrettiklerini bize faydalı kıl. İlmimizi arttır ve bizi salihler zümresine ulaştır. Allah’ım hak olanı bize hak olarak göster ve ona tâbi olmamızı nasip et. Batıl olanı bize batıl olarak göster ve bizi ondan uzak tut.  Allah’ım islam ve müslümanlar için hayır isteyene onu hayırla muvaffak kıl, Allah’ım İslam ve müslümanlar için şer isteyeni ise muktedir ve güçlü bir şekilde onun canını al. Allah’ım bize bereketli yağmur ihsan eyle ve bizi ümitsizliğe kapılanlardan kılma!

Babalarımıza annelerimize mağfiret buyur, işlerimizi hayırlısıyla sonuçlandır.

Ey Allah’ın kulları:

Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. “ (Nahl 90)

KUDÜS ANALİZ

KUDÜS GÖNÜLLÜLERİ EĞİTİM AKADEMİSİ

(Kaynak gösterilmeden iktibas edilemez)

DÖRDÜNCÜ HUTBE İÇİN TIKLAYINIZ

Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp


Hakkımızda

Uluslararası Siyasal Gündemin Kodları - Kudus Analiz | KA kudusanaliz.com


Kudüs Analiz sitesi bir Kudüs Medya AŞ portalıdır




Son Güncellenenler


Network Yazılım