Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (1)

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (1)
Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (1)

Hamd Âlemlerin rabbinedir. Allahım, ey Rabbimiz, senin vechinin celâline ve hükümraığının yüceliğine layık olması hesabınca hamd sanadır. Seni bütün eksiklerden tenzih ederiz. Ancak sen kendine layıkıyla senâ edersin; biz seni layıkıyla övmeye güç yitiremeyiz. Allahım! semavât dolusu, yeryüzü dolusu ve bunlardan öte dilediğin dolulukta hamd sanadır; bütün övgücülerin övgüleri, İzzet sahiplerinin yüceltmeleri, kulların hak olarak söyledikleri sanadır. -ki hepimiz senin kulunuz- 
Allahım senin verdiklerine mani' yoktur; mani' olduklarına da verilecek/verecek yoktur. Senin katında sâlih amel dışında dünyalık kısmetlerin (mal, mülk, evlat) hiçbiri fayda vermez.

Allah'tan başka ilah olmadığına; eşi benzeri ve şeriki olmadığına ve efendimiz, önderimiz, hâbibimiz, şefaatçimiz Abdullah oğlu Muhammed'in onun resulu olduğuna şehadet ederim. Onu kendi kulları arasından seçmiş ve kendine dost kılmıştır. O da emaneti edâ etti, risâleti tebliğ etti, ümmete nasihat etti ve Allah için hak üzere cihad etti. Biz bütün bunlara şahitlik edenlerdeniz.

Selât ve selamların en güzeli ona, pak aline, seçkin ashabına ve din gününe kadar kendisine ihsan üzre tabii olanların üzerine olsun.
 
"Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve kişi yarın için önden ne gönderdiğine baksın. Allah'tan sakının. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (HAŞR/18)

Amma sonra ey değerli kardeşlerim! Allah şöyle buyurmaktadır (ki O, söz söyleyenlerin en sadık olanıdır) :

"Bedeviler küfürde ve nifakta daha katıdırlar ve Allah'ın Peygamberine indirdiğini bilmemeye daha yatkındırlar. Allah bilendir, hakimdir." (Tevbe/97)

"Bedevilerden öyleleri var ki, verdiklerini bir angarya saymakta ve sizin başınıza belaların gelmesini beklemektedirler. Kötü belalar onların başlarına gelecektir. Allah duyandır, bilendir." (Tevbe/98)

"Bedevilerden öyleleri de var ki, Allah'a ve ahiret gününe iman ederler ve harcadıklarını Allah'a yaklaşmak ve Peygamberin dualarını almak için vesile olarak görürler. Bilin ki, (gerçekten) bu onlar için yakınlık vesilesidir. Allah onları rahmetine sokacaktır. Allah bağışlayandır, rahmet edendir." (Tevbe/99)

Bu ve başka ayetler bedevileri alçak gösterdi bazılarını da bundan istista etti. Bu ayetler Tevbe Süresindendi. Tebük Gazvesinden sonra nazil oldu.Bedevi'lerin şiddetli savaşa gitmemek için bahaneler uydurdukları yerdir Tebük Seferi.
Sizin de bildiğiniz üzere Tebük Seferi Resûlullah (s.a.v)'in gittiği en uzak mekandır. Sıcak bir yaz mevsimindeydi, mahsullerin düşük olduğu bir mevsimdi. Ve yine bildiğiniz üzere Tebük Seferinde savaş hasıl olmadı. Ancak bu (sefer) münafıkların ifşa olmasına sebep oldu.

Yine (bununla ilgili olarak bir çok ayet mevcuttur) Fetih Süresinde şöyle buyrulur: 

"Bedevilerden geride bırakılanlar sana diyecekler ki: Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu. Bundan dolayı bizim için bağışlanma dile!" (Fetih/11)

Hucurat Süresinde ise şöyle buyrulmuştur: "Bedeviler: "İman ettik" dediler. De ki: "Siz iman etmediniz. Ancak "teslim olduk" deyin. Fakat iman henüz kalplerinize girmemiştir." (Hucurat/14)

 Kur'an-ı Kerim'de Bedevîlere yönelik kınayıcı mesajlar içeren bir çok ayet mevcuttur.

Tabii bunun yanında Allah'a ve ahiret gününe iman eden Bedevileri bundan istina eden ayetler de mevcuttur. Kardeşlerim! genellemelerin sağlıklı bir şey olmadığını zaten sürekli dile getiriyoruz, hatta bu Yahudiler için bile söz konusu olsa... 
Rabbimiz'in Yahudilere yönelik bir çok sözü vardır; kınayıcı, onları lanetleyen v.b. Ancak şunu da buyurmaktadır:
"Musa’nın kavminden hakka yönelten ve onunla adaleti uygulayan bir grup vardı." (Araf/159

İşte bunlar ehli kitapla aynı değiller.

(Hakkı) ayakta tutan bir ümmet... v.s.

Münafıklara gelirsek onlar da (istisnaya tabii tutulmaları bakımından) öyle; Allah önce onları kınarken sonra:

"Ancak tevbe edip durumlarını düzelten, Allah'a sarılan... bundan müstesnadır" demektedir.

Peki Bedeviler kimdir? Bedeviler, çöl ehlidir. 

Onların kınanmalarının en önemli sebebi, katılıkları, şiddetli olmaları ve edepsiz davranmaları idi. 

Çünkü onlar çölün sert karekteri ve hayvanlarla yaşamaktaydılar. İnsanlarla münasebetleri az idi.

Misal (onların bu özellikleriyle ilgili) Abbasiler döneminde şöyle bir hikaye anlatılır:

Bedevilerden bir adam, Halifeyi methetmek ister kıssa Arapların en meşhur kıssalarındandır- Halifeye der ki: 

"Sen ki güçlüklerle mücadele etmekte teke gibisin.

Sen ki vefayı hatırda tutmakta köpek gibisin."

Muhafızlar onu dövmek için davrandılar, orada bulunan bilge kendilerine: "sakin olun, onun bildiği budur; köpeğin vefalı olduğunu, tekenin ise hakkını istemekte inatçı olduğunu bilir. İşte onun bildiği de budur."

Ve denilir ki kendisine (söz konusu Bedeviye) el-Resafe'de bir ev verilir. el-Resafe Bağdat'ın en güzel yerlerinden biridir.  (Bu yerin) üç tarafı nehirle çevrilidir. Dolayısıyla havası da güzeldir. Altı ay sonra daha latif bir şiir söylemeye başlar: "Ceylan gözleri el-Resafe ve köprü arasındadır... v.s"
O halde birincisi, Bedevilerin katı tabiatlı olmalarındandır (onların bu davranışları) İkincisi, şu veya bu şekilde hayat şekillerini muhafaza etmede aşırı biçimde diretmelerindendir.  O kadar bedevi Resulullah'a geldi ki onlardan biri: "Ver bana! sonuçta bana ne kendi malından ne de babanın malından veriyorsun." Bir diğeri de: "Hadi hakkımı ver artık! Siz Abdulmuttalip Oğulları borçlarınızı ödemekte gevşek davranırsınız!"
Tabii Resulullah onların bu davranışlarına sabrediyor, onlara gerekeni veriyor ve onları razı ediyordu.  Peygamberler sabrıyla sabrediyordu.

Peki Araplara gelirsek Araplar kimdir?  Araplar ikiye ayrılır:  Âribe Arapları ve Müsta'rebe Arapları. Özetle bunlar, İsmail (a.s)'ın ayakları altında fışkıran zemzem suyunun etrafında yerleşen Cürhüm Kabilesinin soyundan gelirler.
Ve yine bunlardan Kahtanî Arapları olarak isimlendiren Araplar da vardır. Bunlar ilkin Yemen'de yaşamaktaydılar. Gerçi tüm Araplar'ın çıkış noktası Yemendir.
Tümü orada yaşıyordu ancak Mârib Seddi yıkılınca her biri farklı bölgelere dağıldılar.

Kahtanîler'in atası olan Kahtan'ın bu isimle adlandırılmasının sebebi kuraklığa (*Kaht(an), kuraklık, susuzluk, çoraklık ve kıtlık gibi anlamlara gelir) göre yer değiştirmesidir.
Yani bir yerde sabit durmazdı,  meranın olduğu yere yerleşir, mera tükendikten sonra oradan göç ederdi. 

Adnanî Araplar ise "yerleşik" "oturan" anlamına gelen Adnan ismiyle isimlendirildiler. 

"Adene" yani "Sekene" (*yerleşti anlamında) 'maden' sözcüğü de aynı mastardan gelmektedir; yani yerde olan. 'Adn Cennetleri' diyoruz. Yani öyle bir cennet ki içine girdiğinde çıkamazsın, göçemezsin veya çıkartılmazsın. 
Adn Cenneti (bazılarının dediği gibi) Yemen'in güneyi Aden Bölgesi demek değildir;  sen oraya yerleştiğinde ne orda yer değiştirirsin ne de ordan çıkartılırsın demektir. 

Kahtanî Araplar ve Adnanî Araplar var ve tabii ki efendimiz Muhammed (s.a.v), Haşimoğulları ve Kureyş Adnanîlerden gelmektedirler. Kahtanilerin çoğu Kinde'de yani günümüzün Hadramevt bölgesine yerleştiler.

Araplar, Arap Yarımadası'nın doğusundan batısına kadar yerleştiler ve mümeyyiz bir ahlakla ahlaklandılar.

Tam da bu noktada sürekli şunu sorarız: Neden Allah en son kitap ve en son peygamberi Araplardan seçti? Kuşkusuz bunun birçok sebebi var. 

Bunun en önemli sebeplerinden biri Arap dilinin ayrıcalıklı bir hususiyet taşıması olasılığıdır. 

İkincisi olarak Arapların geçmiş bir kültürlerinin olmamasıdır. Böylelikle yeni öğretiler eski öğretilerle karışmış olmaz.

O'ki ümmîlere kendilerinden bir peygamber gönderdi.

Örneğin Fars ülkesinden bir peygamber göndermiş olsaydı dini öğretiler ile Fars kültürünün birbirine karışma ihtimali olabilirdi.

Rumların olsun, Firavunların olsun, Çinlilerin olsun tümünün kültürleri vardı ancak Arapların bir şeyi yoktu. 

Araplarda sadece biraz şiir vardı; onunla tarihlerini yazarlardı.

Denilir ki şiir Arapların divanıdır. 

Yani takriben her şey şiirde yazılıydı.

Genel olarak Araplar, incelmiş ve ayrıcalıklı bir ahlakî yapıya sahiplerdi.

Bu husus Kur'an-ı Kerim'de de şiirde de methedilmiştir.

Fakat daha sonradan ise putperestlik, kız çocukların diri diri gömülmesi gibi olgular da (toplumun bu ahlaki yapısına) dahil oldu. 

Hatta kız çocukların gömülmesi bile onların onurlarına olan şiddetli düşkünlüklerinden ileri geliyordu. 

Şöyle ki adam, 'bu kız çocuğu' ilerde şerefime helal getirebilir' kaygısı ile onu küçükken gömerdi. 

Putlar meselesini ise daha önce yüz defa zikrettik.

Putlar, Arap Yarımadası'na Resulullah'tan çok değil sadece 100 yıl önce girdi.

İlk olarak Amr bin Luhay adında bir adam putları Arap Yarımadası'na getirdi. 

Bununla ilgili olarak Resulullah: "Her ne zaman biri putlara tapınırsa o adam da (Amr b. Luhay) bu günaha ortak olur" diye buyurmuştur.

Çünkü kendisi bunu başlatmıştır. Şam bölgesinden veya başka bir çok bölgeden putları Arap Yarımadası'na getirmiştir.

Kardeşler, cahiliye sözcüğü Kur'an'da dört defa geçer: Cahiliyenin katılığı hususunda; yani yersiz öfke, şiddetli tepki... Cahiliyyenin hükümleri hususunda; yani aileye aşırı bağlılık, ailevi bağların üstün tutulması; misal: Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine destekle... Ve cahiliyenin gösteriş anlayışı husunda... Bir de cahiliyenin zannı hususunda geçer; örneğin Allah ilgili zanları, misal Allah'ın putlara tapınmalarını istediğini zannetmeleri. 

Yani cahiliyyenin katılığı, cahiliyyenin hükümleri, cahiliyyenin gösterişçiliği ve cahiliyenin zannı.

İşte bu gibi hususlarda onları kınar.

Fakat bununla birlikte unutmamalıyız ki bazıları hatta çoğu yüksek bir ahlak üzere yaşıyorlardı.
Mesela Anter bin Şeddad'ın dizelerini okuduğunda kendini dini bir öğreti okuyor zannedersin:

"(Kadın) komşum bana göründüğünde bakışlarımı çeviririm

Ta ki içeri girene kadar."

Yani ona bakmaktan sakınır. 

"Benim harbteki halimi soracak olursan benim harpte amansız bir savaşçı ancak (zaferde ise) ganimetlere  yüz çeviren biri olduğumu sana haber verirler."

Ve ona gelen bir kadına ordunun bütün ganimetlerini ona nasıl verdiğini ve karşılığında ise hiçbir şey istemediğini de anlatır.

Yine Peygamberden kısa bir süre önce yaşamış bir şair olan Züheyr Ebu Selme der ki:

"Dişiden doğma herkes, her nekadar uzasa da selameti

Birgün tabuta konmak olur akıbeti"

Yani hepiniz bir gün öleceksiniz. Hayatın meşakkatinden geçtiniz v.s

Bunda hikmet vardır.

 Hatta bunlar arasında Yahudi bile vardı.

Mesela Hayber yakınlarında yaşayan Samavel adında çok meşhur bir Yahudi vardı. Çok  sağlam bir köşkü de vardı.

Samavel yani Samuel. Samuel yani "ismullah" (Allah'ın adı) ya da "semiullah" yani İsmail.

Bu isim halen kullanılmakta, mesela Amerikalı Ankel Sam.

Sam yani İsmail.

Samavel Yahudi idi fakat Arap ahlakından epey şey almıştı.

Öyle ki insanlar kendisine ihanet etti demesin diye oğlunu feda etti.

İmrüulkays meşhur adam.

Malını kaybettiğinde, Bizanslılardan malının geri alınması için yardım istemişti:

(Bununla ilgili olarak şöyle bir şiiri var) "Artık yolu arkasında bıraktığını gören ve Kayser'e doğru gitmekte olduğumuza kesin olarak inanan arkadaşım ağlamaya başladı.

Ve dedim ki ona ağlamasın gözlerin, ya mülkü alacağız ya da buna çabalarken öleceğiz ve böylece bir bahanemiz olmuş olur."

İmrüulkays, Yemen'den daha doğrusu el-Kinde'den ayrıldığı zaman kendisinde bulunan Kalkanları ve atalarından kalma bir takım değerli eşyaları alır, Arap Yarımadası'nın Kuzeyinde bulunan Samuel'e  emanet eder. 

İmruülkays, (dönmeden) ölünce Şam'dan biri Samuel'e gelir ve kendisinin İmruülkays'ın amcasının oğlu olduğunu iddia eder ve  o emanetleri kendisine teslim etmesini ister.

Samuel ise bunu reddederek, bu emanettir, sahibinden başkasına vermem. 

Tam o esnada köşkün dışında olan Samuel'in oğlu çıka gelir ve o adam Samuel'in oğlunu tutar ve ona eğer emanetleri bana vermezsen oğlunu boğazlarım, der.

Samuel, ona boğazlasan da ben hiçbir şekilde emanete ihanet etmem, der. 

Ve adam oğlunu (Samuel'in) iki gözü önünde keser. 

Ve katiyyen emaneti teslim etmez taki (İmrüulkays'ın) gerçek amca çocukları gelene kadar emaneti kendilerine teslim eder. 

İşte Araplar, bu hadiseyle çokça iftihar ederler. 

İşte bu, yüksek ahlaktır; arkadan vurmamak, emanete ihanet etmemek... 

Evet. Ortada yüce bir ahlak vardır. Fakat Arapların tümü böyle değil. Dediğimiz gibi istisnai durumlar da vardır. Mesela küçük çocukların gömülmesi gibi durumlar.

Yine Arapların arasından tabir yerindeyse boş laflar edenler de vardı. Misal:  Müallaka (müallakat'ul-sab'a) sahiplerinden Amr b. Külsûm'un bu şiirine baktığımızda der ki:

"Sütten kesilme vakti gelince bir çocuğumuzun önünde en azametli ceberrutlar bile baş eğer."

Bunlar boş lakırdı işte... 

Başka bir örnek: "yeryüzünü öyle doldurduk ki bize dar gelmeye başladı

Denizin sırtını ise gemilerle kapattık."

Halbuki (bunu söyleyen) bir kayığa bile sahip değil. 

İşin aslı Araplarda denizcilik hiç olmadı. Hatta bütün azametiyle, bütün cesaretiyle Ömer b. Hattab bile Arapları denizcilik faaliyetleri konusunda men ermişti, çünkü Araplar denize aşina değillerdi. Dolayısıyla bu hususta onlar için endişe duyuyordu. 

Ta ki Osman (r.a) dönemine kadar. Muaviye'nin Beyrut sahilinde bir donanma inşa etmesine izin verdi. Bu da il Arap-İslam Deniz Filosu kabul edilir. Yani takriben Hicri 30. yılına denk gelir.

Yani işin özü Araplara dair her şey tümüyle ne iyidir ne de aşağılıktır diyebiliriz (yani genelleyemeyiz). 

Kur'an da ise (defalarca söyledik) Arap ve Ûrub (Araplar)  lafzı 11 defa geçer; "Biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik", " biz onu Arapça bir hüküm olarak indirdik", "Arab'a yabancı dil mi?” v.s... 

Allahu alem, Kur'an'da "Arap" lafzı geçen her yerde sanki günümüzde birinin arkadaşına "seninle Arapça konuşuyorum anla!" durumundaki gibi geçiyor.

"Biz bu Kur'an'ı umulur ki anlayasınız diye Arapça olarak indirdik" (Yusuf/2)

Ayette geçen lafız (Arapça lafzı) Araplığa ve Araplara bir övgü değildir. 

Buradaki maksat: Ey Araplar! Bu Kur'an apaçık bir Arapçayla nazil olmuşken daha neden küfre giriyorsunuz! der gibi... 

Yani birisi Kur'an'ın Arap diliyle nazil oluşunu Araplara bir övgü olarak sunarsa bu yanlış olur. 

Elbette Allah'ın Kur'an'ı Arapça olarak indirmeyi seçmesi, herkesin saygı duyması gereken -ki herkes buna saygı duyuyor- büyük bir lütuf, yüce bir durum, ulu bir keremdir.

Ayrıca Endonezya'dan Nijerya'ya kadar Müslümanların tümü Kur'an'ı Arapça olarak okuyor. 

Hatta bazıları ondan hiçbir şey anlamadan en güzel şekilde tilavet ediyor. 

Arapça saygın bir dildir. Araplık dile bağlıdır kardeşlerim. 

Şöyle bir Hadis var: "Araplık sizden kimseye anası babası yoluyla geçen bir şey değildir; o bir lisandır. Kim ki Arapçayı konuşuyorsa o Araptır." İşte bunun ötesi olamaz.

Benim ırkım Arapmış da senin ırkın Fars'mış Rum'muş, ecnebi, Afrikalı... Bu gibi söylemlerin bir geçerliliği yoktur. Olsaydı Bilal Habeşi, Sahib el-Rumî gibiler Resulullah (s.a.v)'in etrafında yüce bir konumda olmazdı.

Ayrıca buna tarih de şahitlik etmektedir: İslam ilimlerinin %90'ını Arap olmayanlar yazmıştır. Yani kökeni Arap olmayanlar, tabii apaçık bir Arapçayla...

İmam-ı Şafiî Araptır, Ahmed bin Hanbel Araptır... Takriben bunların dışında herkes aslen ya Farstır ya da Rumdur. Mesela Ebu Hanife, Süryani kökenlidir bazıları da Fars asıllı olduğunu söyler. Dedesinin ismi Zutî idi. Burda biraz duralım.

Ebu Hanife'nin dedesi Hz. Ali bin Ebi Talib'e helva yapardı. Helvanın ismi Arapçada feluzecdir; günümüzde buna dondurma da katmaktadırlar. Hatta şuan İran'da vardır. Ona "felude" derler. 

Hz. Ali kendisine çokça dua ederdi. Hepimizin Ebu Hanife'yi sevmesi gerekir Yeryüzünde sayıca en fazla tabi olunan mezhep Ebu Hanife'nin mezhebidir. Bunun yanında o, öğretti. Misal Şafiî Ebu Hanife'nin fıkhından öğrendi. Başkaları da... İbn Hanbel örneğin... Mâlik ise onunla beraberdi... Ebû Hanife ise İmam Cafer-i Sadık (r.a) tan ders aldı. 

Denilir ki kim ki Ebu Hanife'yi severse Ali (r.a)'nin Ebu Hanife'nin dedesi olan o adama dua etmesi bereketiyledir. Ben bu sözü yadırgamam bilâkis muteber görüyorum. 

Hadis bilginlerine gelince, Buharî'den Müslim'e, İbni Sabur'dan İbn Mace el-Kazvinî'ye, Tirmizî'ye kadar bunların tümü Arap değil. 

Müfessirler de öyle; Taberî (Taberiye değil; İran'ın kuzeyindeki Taberistan) Kurtubî (Kurtuba'dan)... 

Kimse onlara ben Arabım siz Arap değilsiniz demiyordu. Önemli olan Arapçayı öğrenmişlerdi.

Yüz kere söyledik: "Sibaveyh." Arapçayı oturtan Arap değillerdi. "Sibaveyh" Farsça'da elmanın ruhu demek; "siba" elma "veyh" ruh veya koku anlamına gelir. 

Bilirsiniz insanlar birbirlerini taklit eder. Araplardan biri çıkıp kendini "Naftaveyh" (*Naft / gaz, petrol v.b. Veyh / çığlık, vaveyla,feryad v.b)  diye isimlendirir. Bunu duyan bir adam da onun için dedi ki Allah onu isminin yarısıyla yaksın diğer yarısını da kendisine

feryad-figan eden kılsın.

Neyse değerli kardeşlerim bununla ilgili olarak söylenecek çok şey var, gelecek hafta tamamlarız.

Kardeşler bir çok yalan söz kulağımıza geliyor... 

Asılsız yalan sözler... 

Resulullah (s.a.v)'in da haber ettiği gibi...

Bunlarda yalan ana maddedir.

Yalancılar diyorlar ki Lübnan, Arap muhiti içinde olması gerekiyormuş!

Hangi Arap muhiti?!

 (Diyorlar ki)"Lübnan demek, Araplık demektir!!" 

Hangi Araplık be yalancılar!

Araplık Filistin, özgürlük, ümmetin vahdeti, cihad ve direniş anlamına geldiği zamanlar Araplıktan kendini beri tutuyordun,  Araplığı alçaltıyordun...

Fakat bu yalandan Araplık, tağut Amerika'yla anlaşma ve ona secde etme anlamına gelince, alçak siyonizmle normalleşme manasına gelince, paraya ibadet etmek olunca, altın buzağıya tapınmak anlamına gelince Arap kesildin!! 

Ey yalancılar haddinizi bilin!

Bugün Suudi'nin, İmarat'ın, Bahreyn'in ve Mağrib'in izlediği yolun ne Araplıkla bir ilgisi vardır ne Haşim'e ne Kahtan'a ne Adnan'a ne Samavel'e ne Anter'e ne Züheyr'e ne de bunlardan hiçbirine dayanmıyor...

Bu Araplık Ebu Cehil'e, Velid bin Muğira'ya, Ebu Leheb'e dayanır.

İşte bugün Araplığınız budur ve bunu kabul etmiyoruz.

Biz Gazze'nin Araplığına talibiz. Gazze'nin füzelerini istiyoruz. Gazze'nin tünellerini istiyoruz. 

Ve Lübnan'ın Direniş Gücü (*Hizbullah)'nün Araplığını istiyoruz.

Suriye'de Amerikan komplosuna galip gelenlerin Araplığını istiyoruz.

Ama siz ey yalancılar! "Lailehe illallah" bayrağı altında İslam'ı, Araplığı, fazileti, saptırıp başka bir renkte gösteriyorsunuz. 

Allah'a, peygambere, müminlere yalan söylüyorsunuz.

Sizin bu yolunuz böyle devam etmeyecektir! Allah'ın izniyle yakın bir zamanda uyanacağız ve Allah'ın izniyle Muhammed bin Selman'ın ya öldürülmüş olduğunu ya da yeryüzünün bir parçasına kovulmuş olduğunu görecegiz. 

Çünkü Allah'a ve insanlara karşı bu denli sahtekârca iş yapmaya cüret edenin devranının dönmesi mümkün değildir.

Ey yalancılar, George Kordahi (*Lübnan İletişim Bakanı) hakikatten basit bir parça söyledi. Dedi ki: "Bu savaş, abes bir savaştır." Bu tam olarak böyle değildir; bu savaş düşmanca bir savaştır, mücrim, cahiliyye, Amerikanî, siyonist bir savaştır... Bu tam olarak böyledir.

Tıpkı Suriye'ye açılan savaş gibi, Libya'nın tahrip edilmesi gibi, dünyanın her yerinde yaşanan savaş gibi... Amerika'nın hedefi bu savaşlarla ya kendisine boyun eğdirmek -en büyük Arap ülkes sayılan Mısır'ın kendisine boyduğu gibi, Suudi zaten boyun eğiyor- ya da devletlerin tahrip edilmesi!

Murdar Amerikan, çirkin Amerikan yakıp yıktı!... 

Çirkin Amerikan, bu sözü bizzat Amerikalılar kendileri için söylüyorlardı. 

Size anlatmıştık Çirkin Amerikalı diye eski bir hikaye vardı, hatta daha sonra bunu film yaptılar (*The Ugly American 1963) Güneydoğu Asya memleketinde Elçi rolünü oynayan Marlon Brando, Amerika'nın orda nasıl üç kağıt yaptığını gösterir. 
Tabii bütün Amerikalılar öyle değil; aralarında bu sözlere muhatap olmayanlar, (hatta onlardan şimdi burda buranın da vatandaşı olan akrabamız, kardeşlerimiz olanlar var) hakkı ayakta tutanlar var. Yani tümü öyle değil bilakis bir kaç konuda Amerika

Suudî'den daha ilkeli durmuştur...

Misal 2013'te Amerika, Suudî'ye "Suriye'deki savaş planladığımız hedefe ulaşmayacak, rejim düşmeyecek. Bitirelim şunu (savaşı). Başka bir yol bulun" dedi.

Suud el-Faysal ise, "hayır durmayacağız, bunun sonuca ermesi lazım!" dedi.

Dur köpeğin oğlu!! Babasına demeyelim... Allah rahmet eylesin.

Şimdi de aynı şeyi yapıyorlar. Bir yıldır hükümeti düşürmek istiyorlar...

Lübnan halkını öldürmek istiyorlar...

Amerikalısı, Fransızı, Avrupalısı hükümete karışmadı yoksa çoktan düşerdi. Hükümet pamuk iplik üzerinde duruyor zaten...

Bütün iğrenç tarihine rağmen Amerikalı, Lübnan hususunda malıyla kibirlenen ceberut Suudî'den daha merhametlidir. 

Suud, Captagon (*Fenetilin) olayında Lübnan'ı suçlayınca, Bouhabib (*Lübnan Dışişleri Bakanı) onlara "sizde Cabtagon pazarı (alıcısı) olmasaydı bizden size getiren çıkmazdı" dedi haklı olarak. Tıpkı Amerika ile Meksika arasındaki uyuşturucu kaçakçılığı gibi; Amerika'da uyuşturucu tüketicisi olmasaydı kaçakçılığı da olmazdı.

Tabii bunlar misal yani...

Oraya bir kargo Captagon gitmiş Allahu a'lem. Peki kimden oraya gitti? sıradan insanlar tarafından.

Peki ya siz(*Suudîler)! Kraliyet ailesinden bir prens (!) düşünün! İçi dolu özel bir uçakla captagon götürüyordu!... 

Lübnan bunu haber edince de "sizinle ilişkileri kestik" dediler.

Bunu bir prens (!) yaptı diğerini ise sıradan kişiler...

Şimdi kim suçlu, biz mi, siz mi?

Sınırlardaki gözetleme radarları çalışmaz vaziyette duruyor...

Lübnan'a maddi yardımı engelleyen kim? Siz!

2006'da Amerika ve Siyonist uçaklar Lübnan'ı bombalayıp tahrip ederken, Suudî ise Lübnan Merkez Bankasındaki bir milyar dolarlık varlığını geri çekmek için talepte bulundu. Harirî döneminde bu mal bankaya getirilmişti, Allah rahmet eylesin. 

Hatta Amerikan bile ona (Suudî'ye) dedi ki şimdi zamanı değil.

Ne yani sen ve zaman aleyhimde mi duruyorsunuz!?

Sen savaşın başısın! 

2017'de ise Suudî medya ve gazeteleri: "Lübnan çöktü çökecek, Lübnan'ın dolarları yok, Lübnan fakirleşecek, Lübnan dilenecek, Lübnan..." diye müjdeler vermeye başladı.

Bu hikayenin arkasında kim duruyor? Tabii ki siz!

Lübnan'a akan akarları siz kilitlediniz!

Gençlerimize çeşitli zorluklar çıkartıyorsunuz, belki bir şey yaparlar endişesiyle onları göz hapsine alıyorsunuz... v.s.

Lübnan'a karşı yürütülen Amerikan - Siyonist savaşın baş tertipçisi sizsiniz!

Çünkü Lübnan sizin maskenizi düşürdü.

Çünkü Lübnan nüfusunun sayıca azlığına rağmen, bilinen durumuna rağmen, direniş gücü (Hizbullah), İsrail'i yendi, İsrail'in burnunu sürttü, Amerika'nın tertiplerini defalarca boşa çıkardı...

Yüce Allah'ın kâfirleri vasf ettiği gibi:

"Kendileri gibi sizin de inkar etmenizi ve onlarla eşit olmanızı istediler. "

Nasıl olur da farklı mezhep ve mensubiyetlere sahip olan bu küçük Lübnan, İsrail'i yeniyor (diyorlar kendi kendilerine) 

Nasıl oluyor da biz hergün Amerika arşına secde ettiğimiz halde bu akideleri bozuk olan Şia, İsrail'i yenebiliyor!? 

Biz sizin gibi olamayacağız Allah'ın izniyle!; biz İsrail'in karşısında şerefli, onurlu ve kahraman olarak durmaya devam edeceğiz.

Ve bu alçak düzene alet olmayacağız.

Çünkü Allah bizimle; sizinle değildir.

İnşallah bir gün uyandığımızda Allah'ın izniyle sizi yenilmiş, rezil rüsva olmuş bir halde göreceğiz...

Elhamdülillah, salât ve selâm efendimiz Resulullah'a, onun al ve ashabı üzerine olsun.

Allah'tan başka bir ilah olmadığına ve Muhammed'in onun resulu olduğuna şehadet ederim.

Daha düne kadar Mikatî'yi (*Lübnan Başbakanı) Lübnan için bütün tehlikeleri göze aldığını düşünüyorduk fakat dün bizi hayal kırıklığına uğrattı; George Kordahi'ye (İletişim Bakanı) Lübnan Devleti'nin maslahatını gözeterek halk maslahatıyla ilgilenmemesi gerektiğini söyledi.

Utan yahu! Ayıp, ayıp bu nasıl bir laf! 

Lübnan'ın maslahatı, Siyonistle veya Amerika'yla veya Suudi'yle uyuşmaktan mı geçiyor? Katiyen hayır!

Hani mecburiyetten dolayı böyle davranılıyorsa neyse deriz. Yani çözüm bulana kadar bazı meseleler ertelenebilir. Örneğin Peygamber (s.a.v) savaşacak  durumda olmadığında tabiri caizse bir nefes alırdı. 

Fakat siz bize öyle bir yerden yaklaşıyorsunuz ki onları bizi rızıklandıran Allahmış gibi sayıyorsunuz, onlar olmadan öleceğiz sanıyorsunuz... 

Hayır! onlar olmasa ölecek değiliz biz...

Rakamları iceleyin bakalım. Orda Lübnan'a maddi bir yardım yapıldığını göremezsiniz...

2006'da gelen yardımı  Sinyora (*Eski Lübnan Devlet Başkanı) hepsini yedi bitirdi, imar için hiçbir şey bırakmadı. 

Yani Suudi Devletin'den Lübnan'a herhangi bir yardım yapılmadı. Evet, gençlerimiz orda çalışıp ailelerine para gönderiyorlar. Bunu inkar edecek değiliz. Fakat bunu bedava değil alınteriyle kazanıyorlar. 

Gençlerimiz onlara bir çok işi öğretti; onlar yapamazlar.

Klimasız bir şekilde o sıcağa tahammül ederek gençlerimiz alınteriyle çalıştılar, bina ettiler ve onlara öğrettiler... Şöyle bir bakın Suudi ya da Küveyt'te içinde Lübnanlı, Filistinli ya da Suriyeli olmayan bir müessese görebilir misiniz? Mümkün değil... İşlerini yapılabilecek en iyi şekilde yaptılar. 

Sizin bize minnet etmeye hakkınız yoktur. Asıl bizim size minnet etmeye hakkımız vardır. 

Sonra, 60'lı 70'li yıllarda Lübnan'ı imar ettik, köşkler saraylar inşa ettik, diyorsunuz. 

Tamam da bunun karşılığında Lübnan'ın havasını soldunuz, sizde olmayan özgürlüğü tattınız, güzel havasını kokladınız...

Yani bunlar karşılıklı maslahatlar, yoksa siz hâşâ Allah değilsiniz ya da Allah size rızkın anahtarlarını teslim telim etmemiş ki bize minnet ediyorsunuz!

Yalancısınız siz, yalancı! 

Allah, kimseye rızık dağıtma yetkisi vermez.

Rabbimiz, "Müşrikler pistirler, artık bu yıllarından sonra Mescidi Haram'a yaklaşmasınlar"  buyruğuyla müşrikleri Mescid-i Haram'ı hac etmekten men ettiği zaman müminler korktu. Çünkü Mekke, gelen hacıların ticareti üzerinden geçimini sağlıyordu... 

Peki bu korkuya kapılanlara Rabbimiz ne dedi? "Eğer yoksulluğa düşmekten korkarsanız (bilin ki) Allah dilerse sizi kendi lütfuyla zengin edecektir" dedi. 

Lübnan'da izzetli bir duruş sergileyin! Şayet fakirlikten korkarsanız Allah sizi kendi lütfuyla zengin erecektir; iğrenç kralın lütfuyla değil...

Allah bize yeterdir. 

"Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin."

Allah’ım! Efendimiz İbrahim ve âline salat ettiğin gibi efendimiz Muhammed ve âline salat et. 

Allahım (peygamber efendimiz) Hz. Muhammed ve âlini, Hz. İbrahim efendimiz ve alinî mübarek kıldığın gibi mübarek kıl. 

Şüphesiz sen Hamîdsin, Mecîdsin.

KUDÜS ANALİZ

KUDÜS GÖNÜLLÜLERİ EĞİTİM AKADEMİSİ

(Kaynak gösterilmeden iktibas edilemez)

İKİNCİ HUTBE İÇİN TIKLAYINIZ

Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp


Hakkımızda

Uluslararası Siyasal Gündemin Kodları - Kudus Analiz | KA kudusanaliz.com


Kudüs Analiz sitesi bir Kudüs Medya AŞ portalıdır




Son Güncellenenler


Network Yazılım