Aksa Operasyonunun Hikayesi

Aksa Operasyonunun Hikayesi
Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp

Aksa Operasyonunun Hikayesi

Trump ve Netanyahu, Filistinlileri Köşeye Sıkıştırdı

 

Ramzy Baroud

 

Fakat Filistinlilerin her türlü yalnızlıklarına rağmen, kendi çabalarıyla Netanyahu'nun Kudüs rüyasına engel olmaya çalıştıkları belirtiliyor. İşte 5 çocuk babası bir Filistinli'nin ve Cebbarin kardeşlerin öyküsü...

 

2016 yılının Ekim ayının başlarında, Misbah Ebu Sibeyh, eşini ve beş çocuğunu evde bırakarak arabasına atladıktan sonra işgal altındaki Kudüs'te bulunan bir İsrail polis karakoluna sürdü.  39 yaşındaki Filistinli, "İsrailli bir askere vurmak suçlamasıyla" 4 ay hapse mahkum edilmişti ve İsrail makamları onun teslim olmasını istiyordu.

 

Misbah, İsrail zindanlarına alışkın biriyidi. Daha önceleri siyasi suçlamalardan ötürü ve Haremi Şerif'in içinde bulunan el-Aksa Camii'ne (Mescid-i Aksa'ya) gizlice girerek namaz kılmaktan ötürü tutuklanmıştı. Kudüs'teki Harem-i Şerif içerisinde ayrıca Hz. Süleyman Mescidi ve Müslümanlara ait diğer bazı İslami yapılar bulunkakta.

 

Mescid-i Aksa'nın Kabe'den sonra yeryüzünde inşa edilmiş ikinci cami olduğuna inanılıyor. Kuran-ı Kerim'de Hz. Muhammed'in Miraç hadisesinde önce Mekk'den Kudüs'e yani Mescid-i Aksa'ya götürüldüğü ifade ediliyor. Netice itibariyle her yönüyle kutsal olan bu Camii, 1967'de Kudüs bütünüyle işgal edildiğinde; gerek Müslüman olsun gerekse Hristiyan olsun; tüm Filistinliler açısından yeni bir anlam kazandı. 

 

İsrail askerlerinin bundan 50 yıl önce Kudüs'te bulunan Müslümanlara ve Hristiyanlara ait yapılar ve mabedler üzerinde İsrail bayrağı dalgalandırdığı sahneler, son birkaç neslin zihnine kazınanarak ortak bir hafıza oluşturdu. Dolayısıyla, Filistinliler ile Siyonist işgal güçleri arasındaki çatışmaların odak noktası Mescid-i Aksa'nın da içinde bulunduğu yerleşke oldu.

 

Kudüs'teki Harem-i Şerif'in günlük ziyaretçileri arasında Müslüman olmayan turistler de bulunuyor. Fakat bu ziyaretler Mescid-i Aksa vakfı'ndan onay alınarak gerçekleştiriliyor. İslam dini açısından Müslüman olmayanların mekanı temiz niyetlerle ziyaret etmesinde bir sakınca bulunmuyor. Yaklaşık 500 yıldır Mescid-i Aksa'yı Müslüman olmayanlar da güvenli bir şekilde gezip ziyaret edebiliyorlardı. Kudüs'ün işgalinden sonra da Ürdün ile İsrail arasında yapılan bir anlaşma gereği Mescid-i Aksa Vakfı, Harem-i Şerif'in yöneticiliğini yapmaya devam ediyordu. (Editör notu: Ta ki Siyonist rejim başbakanı Ariel Şaron, 2000 yılında yüzlerce korumasıyla ve beraberindeki heyet ile birlikte Mescid-i Aksa'ya zorla girerek Müslümanların izzetini ayaklar altına alana kadar. İkinci İntifada'nın başlamasına neden olan bu olay sonrasında, Mescid-i Aksa Vakfı, Müslüman olmayanların Aksa yerleşkesi içine girmesine müsaade etmeyeceğini açıkladı. 2003 yılının Nisan ayında ise İsrail Müslüman olmayanların "genellikle de Siyonist yerleşimcilerin" Mescid-i Aksa'nın avlusuna girmesine ve Harem-i Şerif yerleşkesi içinde vakit geçirmesine tek taraflı olarak izin verdiğini açıkladı. O günden sonra Mescid-i Aksa'nın hakimiyeti Müslümanların elinden çıkmış oldu. Siyonist yerleşimciler zaman zaman kalabalık gruplar halinde Mescid-i Aksa'ya baskınlar düzenleyip yasak olmasına rağmen toplu ayinler düzenleyebiliyorlar.)

 

Geçtiğimiz Nisan ayında Siyonist İsrail hükümeti, uluslararası hukuka aykırı olmasına rağmen işgal altındaki Kudüs toprakları üzerinde Yahudilere tahsis edilmek üzere 15,000 yeni konut inşa edileceğini duyurdu. Uluslararası toplum, Kudüs'ün doğusunu Filistin devletinin şehri olarak kabul ediyor. Amerika da dahil olmak üzere herkes, Kudüs'ün statüsünü Doğu Kudüs'ün ayrı bir belde olarak değerlendirildiği bir düzlemde kabul ediyordu. Siyonist lobilerin etkin olduğu Amerikan kongresinin her türlü çabasına rağmen Beyaz Saray, Doğu Kudüs'ün statüsünün BM kararıyla belirlendiğinde ısrar ediyordu. Bu durum, Donald Trump gelene kadar böyleydi. 

 

Trump, başkanlık yeminini etmeden hemen önce Telaviv'deki Amerikan büyükelçiliğini Kudüs'e taşıyacağını açıkladı. Trump'ın bu hamlesi, aşırı sağcı radikal Yahudiler ve Siyonistler tarafından memnuniyetle karşılandı. Amerika'daki İsrail destekçileri, bu adımı Trump'ın başkanlığının iyi geçeceği yönünde bir sinyal olarak gördüler. Amerikan elçiliği resmi olarak Kudüs'e henüz taşınmamış olsa bile Trump yönetimi, artık uluslararası hukuku tanımadığını ve tanımayacağını net bir şekilde ifade etmiş oldu. Trump yönetimi için artık işgal edilmiş Filistin toprakları diye bir kavram yoktu.

 

Amerika bu adımla birlikte, İsrail ve Filistin arasındaki sözde barış görüşmeleri için kendi kendine biçtiği "arabuluculuk" rolünü bir kenara bırakmış olmakla kalmadı aynı zamanda, İsrail'e de net bir mesaj yollayarak Kudüs'ün statüsü ile ilgili İsrail'in atacağı her türlü adımın destekleneceğini vurgulamış oldu ve Amerika'nın artık Kudüs konusunda İsrail üzerinde baskı kurmayacağını ifade etmiş oldu. Trump'ın bu adımı karşısında Birleşmiş Milletler, Filistinlilere yeniden güvence vermek için çeşitli kuruluşlar üzerinden harekete geçti. BM Kültür Örgütü, UNESCO, bu konuda en aktif rolü üstlenmiş oldu. Son aylarda Amerika ve İsrail'in baskılarına rağmen UNESCO tarafından gündeme getirilen ve BM Genel Kurulan kabul gören kararlar gereği Kudüs'ün bir Filistin kenti olduğu yönünde gündem oluşturuldu.

 

Amerika ve İsrail, UNESCO'nun kararlarından ötürü Filistinlileri cezalandırmaya karar verdi. Siyonist rejim parlamentosu Knesset, Kudüs'te yaşayan Filistinlilerin hayatını daha da zorlaştıracak kanunlar çıkarmaya başladı. Bunların başında "Kudüs'te ezan yasağı" hamlesi geliyor. Bu kanun tasarısı, geçtiğimiz Mart ayında ikinci kez Knesset'ten geçti ve Siyonist rejim başbakanı Benjamin Netanyahu tarafından en ileri düzeyde destek gördü. (Editörün notu: Kanun tasarısının yasaya dönüşmesi için prosedür gereği Kneset'ten 3 kez onay alması gerekiyor. Siyonistler şimdilik bu adımı bir koz olarak ellerinde bulundurmayı tercih ediyorlar.) Knesset'in Filistinlilerin hayatını zorlaştırmak için çıkardığı kanunlardan bir diğeri ise çok sayıda Filistinli'nin camilere girişini engellemeye yönelik olarak işletiliyor. İşte Misbah Ebu Sibeyh ismi bunlardan biri. Defalarca tutuklanmış, işkence görmüş ve zulme uğramış biri. Yine Siyonist rejim hükümeti, Kudüs'te yeni yerleşim birimlerinin başlatılmasına onay veren kanunlar çıkarmayı hızlandırdı bu süreçte. Birleşmiş Milletler'in çıkardığı 2334 sayılı; Kudüs'te ve İşgal altındaki topraklarda yeni yerleşim birimi inşa edilmemesi gerektiği yönündeki; karara Netanyahu'nun cevabı bu şekilde oldu. 

 

Son günlerde, ABD'nin yeni atanan BM büyükelçisi Nikki Haley de kendisine çok farklı bir misyon biçti. Birleşmiş Milletler'de İsrail'in işgalci olduğuna yönelik her türlü uluslararası eleştriyi susturma görevini üstlenen Nikki Haley, işgali sonlandırma girişimlerinin tümünü "saçma" etiketiyle yaftalıyor ve gündem oluşturmaya gayret ediyor. Amerika'nın bu koşulsuz desteğini arkasına alan Netanyahu hükümeti ise her geçen yeni bir aşırılığa ve yeni bir radikalliğe adım adım atıyor. İsrail'in UNESCO ile olan ilişkilerini kestiğini duyuran Netanyahu, Kudüs'teki Birleşmiş Milletler ofislerinin kapatılması çağrısında bulundu. 

 

İsrail, Doğu Kudüs'ü 1981 yılında zaten ilhak ettiğini ilan etmişti. Fakat bu adım, uluslararası siyasi arenada kabul görmemişti. Bir yönüyle anlamsızdı. Fakat şimdi İsrail, şartların ve zamanın ruhunun değiştiğini hissediyor. Trump yönetimi İsrail'e işgali normalleştirme fırsatı sunup, Kudüs'ü bütünüyle (yeni yerleşimler üzerinden) ilhak etmesi ve ele geçirmesi için İsrail'i teşvik ediyor. Filistinliler ise ABD ve İsrail'in bu girişimlerine farklı ülkelerle birlikte çalışarak karşılık vermeye çalışsalar da pek bir etki uyandıramadılar. 

 

Siyasetteki bu hareketlilik, sahaya daha fazla şiddet olarak yansıdı. Binlerce İsrail işgal askeri ve polisi, Kudüs'e kaydırılarak Filistinlilerin hareketlerini kısıtlamaya ve Mescid-i Aksa'da ibadet etmek isteyenleri engellemeye başladı. Yüzlerce Filistinli, güvenlik soruşturması adı altında sebepsiz yere tutuklandı. Filistinliler, maruz kaldıkları bu zulümler karşısında kendilerine öncülük edecek güçlü bir liderlik bulamamanın da etkisiyle hayal kırıklığıyla birlikte gün geçtikçe büyüyen bir kızgınlığa kapıldılar. Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi, kendi iktidar mücadelesinin derdine düşmüş bir durumda olduğu için Filistinlilerin derdine ayıracak vakit bulamıyor. Hal böyle olunca Filistinliler için siyaset sahnesinde "hak arama" mücadelesi anlamsızlaşmış oluyor. Binlerce Filistinli sürekli olarak sokalarda ve meydanlarda İşgalcilerin işledikleri zulümlere karşı protesto gösterileri düzenleyerek seslerini yükseltmeye devam ederken bazıları ise "sabırlarını taştığını" eylemleriyle gösteriyor. 

 

İşte Misbah Ebu Sibeyh bunlardan bir tanesi. İsrail karakoluna teslim olması beklenen Ebu Sibeyh, karakolun oraya geldiğinde teslim olmadı. Karakoldaki Siyonist askerlere ve polislere elindeki silahla ateş açtı. Siyonist ordunun "Yassam" birimine mensup bir subayı öldürdü. Ardından kendi de vurularak şehid oldu. Ebu Sibeyh'in bu eylemini takip eden eylemler düzenledi Filistinliler. Geçtiğimiz 14 Temmuz'da, mübarek Cuma gününde 3 Filistinli kardeş, Mescid-i Aksa'nın avlusundaki Siyonistlere ateş açtı ve iki Siyonist askeri öldürüğ bir diğerini ise ağır yaraladılar. Kendileri de diğer Siyonist askerlerin açtığı ateş sonucu şehadete erdiler. 

 

Böylesi bir eylem, Mescid-i Aksa'nın içerisinde meydana gelen ilk operasyon olarak tarihe geçti. 1967'den bu yana Mescid-i Aksa ve civarında yaşanan olaylarda sadece İsrailliler silah kullanıyorlardı. Mescid-i Aksa ve çevresinde yaşanan olaylarda Siyonistlerin kurşunlarıyla şehid olan yüzlerce Filistinli vardı. Geçtiğimiz Haziran ayında, Siyonist rejim başbakanı Netanyahu, İsrail'in Kudüs'ü işgalinin 50.yılı münasebetiyle yaptığı bir konuşmada, Mescid-i Aksa'nın bundan böyle "sonsuza kadar İsrail egemenliği altında" olacağını ilan etmişti.

 

Trump yönetiminin güçlü desteği ve Haley'in BM'deki taktikleriyle, Netanyahu Kudüs rüyasının bir gerçeğe dönüşeceğini zannediyor. Fakat Netanyahu'nun bu rüyası, çok masraflı olacağa benziyor. Mescid-i Aksa'da olayların yaşandığı gün, yani geçtiğimiz Cuma günü, Siyonist işgal güçlerinin saldırıları neticesinde Batı Şeria'da en az 3 Filistinli şehid oldu, onlarca Filistinli de yaralandı. Gazze'de 3 yaşındaki bir bebek, tedavi görmek için Batı Şeria'daki hastanelere gitmesi gerekirken; İsraillilerden çıkacak izni alamadığı için sınırda bekletilirken hayatını kaybetti. Bu haberlerden hiçbirisi uluslararası medyada kendine yer bulamadı. 

 

O gün tüm dünya, Filistinlilerin saldırısında ölen iki İsrail askerini konuşuyordu.

 

Filistin'de şiddet daha da artacak ve medyanın ölümlerini görmezden geldiği Filistinliler, kutsal şehir Kudüs'ün işgalci askerlerin botlarıyla kirletildiğini görmeye devam ettikçe büyüttükleri kızgınlık ve öfkeyle kendi tarihlerini yazmaya devam edecekler.

Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp


Hakkımızda

Uluslararası Siyasal Gündem - Kudus Analiz | KA kudusanaliz.com


Kudüs Analiz sitesi bir Kudüs Medya AŞ portalıdır




Son Güncellenenler


Network Yazılım