Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (23)

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (23)
Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (23)

Hamd Âlemlerin rabbinedir. Allahım, Ey Rabbimiz! Senin vechinin celâline ve senin hükümranlığının yüceliğine layık şekilde sana hamd olsun.

Seni bütün eksiklerden tenzih ederiz. Ancak sen kendine layıkıyla senâ edersin; biz seni layıkıyla övmeye güç yetiremeyiz. Allahım semavât dolusu, yeryüzü dolusu ve bunlardan öte dilediğin dolulukta hamd sanadır.

Bütün övgüler ve yücelik sanadır. Kulların hak olarak söyledikleri sanadır. -ki hepimiz senin kulunuz-

Allahım senin verdiklerine mani’yoktur; mani’olduklarına da verilecek/verecek yoktur. Senin katında sâlih amel dışında dünyalık nimetlerin (mal – mülk, evlat) hiçbiri fayda veremez.

Allah’tan başka ilah olmadığına; eşi benzeri ve şeriki olmadığına ve efendimiz, önderimiz, hâbibimiz, şefaatçimiz Muhammed’in O’nun kulu Resulü olduğuna şehadet ederim. Onu kendi kulları arasından seçip kendine dost kıldı. O da emaneti edâ etti, risâleti tebliğ etti ve ümmete nasihat edip Allah için hak üzere cihad etti. Biz de buna şahitlik edenlerdeniz.

 Selât ve selamların en güzeli ona, pak aline, seçkin ashabına ve din gününe kadar kendisine ihsan üzre tabii olanların üzerine olsun.

Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve kişi yarın için önden ne gönderdiğine baksın. Allah’tan sakının. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr/18)

 Değerli kardeşlerim Zilhiccenin ilk günleri, öncelik ve hayırda Ramazanın son on günüyle yarışır derecededir. Hepsi hayırlı günlerdir. Allah, bu günlerde hayırlı ameller yapılmasını sever. Hac ile ilgili geçmişte zikrettiğimizi hatırlamamızda fayda var. Ayette ne buyruluyordu:

“Allah, Beyt-i Haram (olan) Kabe’yi insanlar için bir kıyam (ayaklanma evi) kıldı.” (Maide 97)

Demiştik ki, Şerefli Kabe, Medine ehlinin imanı ve Hz. Peygamberin davetiyle İslam’ın yayılmasında temel etkendi.

 Hac, kendisinde bir çok anlam boyutu taşır. Fakat bu anlamların dışında bazı oryantalist ve laiklerin de Hacca yükledikleri çarpıtıcı anlamlar vardır. Bunlardan birini de ne yazık ki oryantalistlerden etkilenmiş üniversitedeki hocalardan dinledik. Şöyle diyorlar: Hz. Muhammed (s.a.v) cahiliyye geleneklerini değiştirmeye güç yitiremeyince, Arapların gözündeki Kabe’nin ululuğunu ortadan kaldırmaya güç yitiremeyince Hac konusunu kabul etti. Tabii bu söylemleri onların cehaletini gösterir. Bizim sabit akidemizde Kabe’yi ilk bina eden Hz. Adem (a.s)’dır. Nitekim Ali İmran Suresinde şöyle buyrulur:

İnsanlar için kurulan ilk ev, Bekke'deki, kutlu ve bütün insanlığa yol gösterici olan Kabe'dir.” (Ali İmran 96)

“Bekke” Mekke’nin birkaç isminden bir ismidir. Şöyle bir fark var  “Mekke” Harem’in tam orta yeriyken “Bekke” ise onunçevresine verilen addır. Yani sonuçta aynı mekandan bahsediliyor. Hz. Adem Kabe’yi bina etti, ondan kırk yıl sonra da el-Aksa’yı kurdu. Bunlar Buhari’de ve diğer bir çok Sahih Hadiste geçer. Kabe Allah’a kulluk etmenin ana karargahı olarak kaldı. İnsanlar burada İbrahim’in Hanif dini üzere tevhit içinde Alemlerin Rabbine ibadet ederler. Burada Müslümanlara “Müslümanlar” ismini verenin Hz. İbrahim olduğunu hatırlatalım.

“Size müslüman adını veren O'dur” (Hac 78)

Hz. Muhammed (s.a.v)’in gönderilişinden yüz yıl önceye kadar putlar hiçbir zaman Kabe’ye girmemişti. Amir bin Luhay el-Khuzaî adında bir Arap, putları Kabe’ye soktu. Şam’daki bazı putperest yerlerden beğendiği putları Kabe’ye getirdi, aynı zamanda bu düşünceyi de beraberinde taşıdı.

 Yani şundan emin olmamız icap eder ki, Hz. Muhammed efendimizin gelişinden önceki yüz sene hariç Kabe Hz. Adem’den günümüze kadar tevhid ve ibadetin mekanı olmuştur.

 Putlar Kabe’ye girdi ve çeşitlendi. Öyle ki her kabilenin kendisine has bir putu oluştu. Bu Hicretin sekizinci yılına kadar yani fetih yılına kadar sürdü. Fetih yılında yaratılmışların efendisi Mekke’ye bir fatih olarak girdi ve elindeki asayla sadece işarette bulunarak putları bir bir yıktı. Bir yandan asasıyla putları işaret ederek putlar devriliyordu bir yandan da “De ki hak geldi batıl zail oldu, batıl olan zaten zail olandır” ayetini okuyordu. Öyleyse Hz. Muhammed (s.a.v), davetin ilk yıllarında Mekke’de insanları Hz. İbrahim’in dininin bir kısmına çağırıyordu diyebiliriz. Ta ki davet tamama erdi ve İslam bize ulaştığı hale geldi.

 O halde putperestlerin Kabe’ye putları yerleştirmeleri Hz. Muhammed (s.a.v)’in gelişinden sadece yüz yıl önceye dayanır. Bunları ezberlememiz gerekir.

 Cahiliyye insanların buna ilişkin yaptığı diğer bir şey neydi? Allah’ı birleme zikrine kendilerinden bir şeyler katarlardı. Mesela bugün hacılar hacca gittiğinde Tekrar tekrar icabet sana Ya Rabbi, tekrar icabet sana, tekrar icabet sana. Senin ortağın yoktur. Her emrini ifaya hazırım” anlamına gelen “Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk” zikrini okurlar. Fakat onlar bu “Lebbeyk” zikrine eklemede bulunurlardı. Derlerdi ki “tekrar tekrar icabet sana Ya Rabbi, tekrar icabet sana “şu” hariç Senin ortağın yoktur. O da senindir aslında sen onun da malikisin sen izin vermezsen o hiçbir şeye malik olamaz” diye bir zikir çekerlerdi. Baksanıza onların mütevazı şirkine! Diyorlar ki, en büyük sensin bu ise bizim ile senin aranda aracıdır.

 Yine değerli kardeşlerimiz bilmeliler ki, Kureyş müşrikleri Allah’ın varlığını ve kudretini asla inkar etmiyorlardı. Bununla ilgili Yüce Allah Kuran-ı Kerim’in bir çok yerinde şöyle buyurur:

 “Onlara göğü ve yeri kim yarattı diye sorsan, Allah diyecekler.”

Onların şirkinin temel kaidesi Allah’a ulaşmanın yolu bu putlar üzerinden gerçekleşeceğine inanmalarıydı. Şöyle zannediyorlardı: Allah uzak, ona ulaşmak zahmetlidir, o halde bu putlar aracılığıyla Allah’a ulaşırız.

 Aslında bu inanış biçimi, her dinin veya akidenin şirke bulaşma başlangıcında meydana gelen bir belirtidir. Böyle başlarlar… Fakat Yüce Allah, bu çarpık ilişiği kesiyor:

 “Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.” (Bakara 186)

  “Gözlerdeki ihaneti ve kalplerde saklı olanı bilir. Rahimlerdeki olan her şeyi bilir” minvalindeki ayetlerle küçük büyük her ayrıntıyı bildiğini söyleyerek insana çok yakın olduğunu hissettirir.

Okullarda öğretilen İslam Felsefesinde’de bazı sıkıntılar vardır. Mesela İbn-i Sina ve Farabi… Gerçi İbni Sina Tıp alanıyla meşhurdur. Fakat Eflatundan formasyonunu alan Farabi, Yüce Allah’ın küçük detaylarla ilgilenmediğini, şayet O’nun küçük şeylerle de ilgilendiğini söylersek yüceliğine helal getireceğimizi, O, bu gibi küçük şeylerden çok daha büyük olduğunu söyler ve şöyle devam eder: Allah sadece kendi yüceliğini över, kendini tazim eder, kendini tenzih eder, böylece ondan birinci akıl taşar, ondan da ikinci akıl, sırasıyla onuncu akla kadar gider. İşte bu onuncu akıl insanların işleriyle ilgilenir. İşte Eflatundan aldığı bu felsefeyle Farabi Allah’ı bu şekilde yücelttiğini düşünür. Fakat Allah, bu düşük fikri kesinlikle kopartmıştır. Allah, Ey insan küçük büyük her işte Rabbine yönel demiştir. Allah’a yemeğinizin tuzu için bile dua ediniz. Hadiste de buyrulduğu gibi: Birinizin ayakkabısının bağcığı bile kaybolsa Allah’tan yardım dilesin. Yani düşünsene ayakkabına bir şey oluyor ve sen ya Rabbi bu ayakkabımı tamir etmem için bana yardım et diyorsun. Bundan ötesi var mı? Peki bu Rabbinin şanından bir şey küçültür mü? Bilakis bu O’nu daha da yüceltir. Bu, O’nun küçük büyük her şeyi bilip müdahale ettiğini gösterir.

 Gördünüz mü, küçük bir inhiraf sonrasında nasıl büyüyor.  Cahiliyye devrindekiler putları yerleştirdiler ve dediler ki bunlar bizi Allah’a yaklaştırır. Bununla ilgili Yüce Allah, Zümer Suresinin başlarında şöyle buyurur:

  “Biz bunlara sırf bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye tapıyoruz” (Zümer 3)

Dikkat ederseniz bunlar bizi yarattı demiyorlar; bizi Allah’a yaklaştırıyorlar diye tapıyoruz diyorlar. Evet, inhiraf böyle başladı… Diğer bir sapma ise Enfal Suresinde zikredilmiştir:

 “Onların Ka'be'nin yanındaki namazları ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir.” (Enfal 35)

 Diyorlardı ki: Lebbeyk Allahumma Lebbeyk, şu put hariç senin ortağın yoktur, sen ona maliksin o malik değildir. Fakat biz şöyle deriz: Lebbeyk Allahumme Lebbeyk, senin ortağın yoktur Hamd, nimet ve mülk yalnız sanadır, senin ortağın yoktur. Onların bu zikri söylerken bizden diğer farkları da ıslık çalmalarıydı. Islık ve alkışlama… Allh’ı tevhid etme yerine ıslık çalar ve alkışlarlardı. İşte bunu Rabbimiz bize haber verdi:

 Onların Ka'be'nin yanındaki namazları ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir.”

Bunlar Hz. Muhammed (s.a.v)’e biz Kabe’nin hamileriyiz diye büyüklenirlerdi. “Bu evin hamisi biziz fakat sen çıkmış bu ev İbrahim’in evidir diyorsun, sen kendini ne zannediyorsun” diyorlardı. Yüce Allah da kendilerine hitaben siz Allah’ı tevhid etmiyorsunuz; ıslık ve el çırpmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz. Diğer üçüncü bir tuhaflık ise, tavaf sırasında günahlarından arınma saikiyle çıplak bir şekilde hac ediyorlardı. Peki bunu neden yaparlardı? Günah işledikleri zaman üzerlerindeki elbisenin o günahı taşıdığına inanırlardı. Dolayısıyla üzerinde günah bulunduğuna inandıkları o elbiseleri çıkartarak hac ederlerdi. Fakat bazıları o çıplak hallerini kimsenin görmesini istemezlerdi. Onlar da gece tavaf ederlerdi. Bu durum Veda Haccına kadar yani Tevbe Suresi’nin indiği onuncu yıla kadar sürdü. Hz. Peygamber efendimiz, Hz. Ebubekir efendimizi daha sonra da Hz. Ali’yi göndererek “bundan böyle Kabe’yi kimse çıplak bir halde tavaf etmesin” emrini verdi. Bununla ilgili çeşitli rivayetler vardır. Kabe’yi çıplak bir şekilde tavaf etmenin nasıl son bulduğuyla ilgili ayet bize şu şekilde haber veriyor:

 “Ey Adem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetinizi alın, yiyin, için ve israf etmeyin.” (Araf 31)

Burada geçen “ziynet” ifadesi avretin örtülmesi manasına gelir.

Müşriklerin diğer bir hurafeleri ise şöyleydi. Hacca gitmiş biri haccını yaptıktan sonra evine döndüğünde içeriye kapıdan girmezdi. Çünkü kapıdan girerse günahları da onunla birlikte girer diye bir inanışa sahipti. Dolayısıyla eve pencereden veya arka taraftan içeri girebileceği bir yerden girer, ona göre böylelikle günahların dönmesini engellemiş olurdu. Bununla ilgili olarak Yüce Allah Bakara Suresinde şöyle buyurur:

 “Sana hilaller hakkında soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar açısından ve hacc mevsiminin belirlenmesi için zaman ölçüleridir." İyilik evlere arka taraflarından gelmeniz değildir, aksine iyilik (fenalıklardan) sakınanın tutumudur. Evlere kapılarından girin ve Allah'tan korkun. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Bakara 189)

 Şu ayeti okuyan, ayetlerin sebeb-i nüzulünü okumanın anlama açısından ne kadar önem taşıdığını fark eder. Ayetin bakıldığında “sana hilaller hakkında soruyorlar” diye başlıyor sonra bunu hacca bağlıyor. Buraya kadar tamam, fakat “iyilik evlere arka taraflarından gelmeniz değildir” ile başta zikredilen husus arasında ne alaka var diye insan durup kalıyor. Lakin Ayetin nüzul sebebini bildiğimizde bu alakasızlık olarak görünen durum da kendiliğinden ortadan kalkıyor. Onun için kardeşlerim Kuran’ı anlamak yolunda birinci dereceden önem taşıyan şey sebeb-i nüzulü bilmektir. Bu aynı zamanda sünneti de destekleyen bir metoddur. Mesela biri çıkıp sana “bana Kuran yeter, hadis falan istemem” derse önüne şu ayeti koy bakalım nasıl anlayacak.

 Bazı şeyler de olduğu gibi kaldı. Örneğin: Arafat, Mina, Müzdelife, tavafın yedi kere yapılması, Zihiccenin dokuzuncu gününde yapılan Vakfe, işte bunlar değişmeyen uygulamalar olarak kaldı. Buna delil olarak da Yüce Allah’ın Sonra insanların toplu halde akın ettikleri yerden siz de topluca akın edinbuyruğudur.

O halde burada en önemli şey, Hacc’ın Adem (a.s)’dan beri var olduğunu bilmemiz gerektiğidir. Hz. İbrahim ise bunu yeniledi. Ayete dikkat ederseniz şunu farkedersiniz. Ayette şöyle buyrulur:

“Hani, İbrahim ve İsmail birlikte Ka'be'nin sütunlarını yükseltiyorlardı.” Dikkat ederseniz “Kabe’nin sütunlarını yükseltiyorlardı” ifadesiyle olan bir şeyden bahsediliyor yani sıfırdan bir şey değil. Kurdu veya inşa etti demiyor; yükseltti diyor. Diğer bir ayette ise şöyle buyrulur:

 “Hani biz İbrahim'e Kabe’nin yerini belirtmiştik.” Yani Kabe’nin mekanını belirlemek İbrahim’in tasarrufunda olan bir şey değil, onun yerini Allah belirlemiş. Kardeşlerim bu detaylar çok önemli. Bunları bilirsek haşa “Hz. Muhammed Müşriklere güç yitiremeyince Hacca dokunmadı” diyenlerin bu kirli düşüncelerini çürütmüş oluruz. Yine Mısırlı düşük bir kadın yazar vardı. Sanırım öldü. Putperestlerle savaştığınızı iddia ediyorsunuz peki bu siyah taşın etrafında dolanmanız, ona sürtünmeniz de da neyin nesi oluyor gibi laflar ederdi… Kardeşlerim şu ayırımı iyi yapmak lazım. Kendin seçtiğin putları yüceltmek ile Allah’ın buna hürmet göstermeniz bana hürmet etmiş gibi olursunuz dediği taşa hürmet göstermek ve yüceltmek ayrı şeylerdir. Biz Allah’a temsil etmesi bakımından bu taşa saygı gösteriyoruz yoksa rengini, hacmini veya başka bir şeyini beğendiğimiz için değil. Kabe de insanlık için inşa edilmiş ilk evdir. Ve yine Allah’ın emriyle beşerin tercihiyle değil. Bütün insan toplumlarının kendilerine has sembolleri vardır. Misal kendi ülkenin milli marşını işittiğinde saygıyla durup dinlersin. Veya bayrağını kaldırıp öptüğünde sen o kumaşı öpmüş olmuyorsun o kumaşın temsil ettiği anlamı yani sembolü öpüyorsun. Bu ibadet veya putperestlik de değil, bu ihtiramdır. Kabe de öyle bir sembol ki, Yüce Allah’ın insanlık için inşa ettiği Adem’den İbrahim’e oradan Hz. Muhammed (s.a.v) gelen bu büyük sembole hürmet göstermemiz elbette tabiidir.

 Fakat biz bugün Haccın üstlendiği gerçek rolüne karşı görevimizi yerine getiremiyoruz. Hac bir yönüyle Müslümanların yıllık bir konferans etkinliğidir. Müslümanlar her yıl orada toplanır ve sıkıntılarına çözüm bulmak arayışına girer ve tartışır. Asıl amaçlardan biri de budur. Farzı misal şu günlerde Haccın görevi direnişe davet etmek ve İsrail ile Amerika’ya karşı tekbir safta durmaya çağırmak olmalıydı. Fakat ne yazık ki, bugün haccın yönetimi altında bulunduğu sultalar Amerika’nın hatta Siyonizmin işbirlikçileridir ve bu işbirlikçilik günden güne daha da artıyor. Ancak bütün bunlara rağmen Hac vazifesini yerine getirmeyi ortadan kaldırmaz. Buna delil olarak da içinde putlar bulunduğu halde Hz. Peygamber’in Kabe’yi tavaf etmesiydi. Kabe’de putların bulunduğunu görüyordu fakat onlardan uzak durarak Hacc görevini yerine getiriyordu. Çünkü Kabe’yi putlardan temizleme kudreti yoktu henüz. Bugün de şartlar ne olursa olsun Hcc vazifesini ortadan kaldırmaz. 6. Yılda Hz. Muhammed rüyasında hacca gidileceğini görmüş fakat Hudeybiye barış antlaşması buna engel olmuştu. Hudeybiye anlaşmasının içerdiği maddelerden biri de o yıl Müslümanların Kabe’ye girmesini yasaklıyordu. Müslümanlara ertesi yıl Kabe’yi üç gün boş bırakacaklardı. Evet öyle de oldu. Yedinci yılda bu gerçekleşti buna Kaza Umresi diyoruz. Burada da bir sünnet oluştu. Müslümanlar yedinci yılda Kabe’yi tavaf etmek için Mekke’ye girdiklerinde Hz. Peygamber Müslümanlara ihramlı olduğunuz halde sağ omzunuzu açınız diye emir verdi. Aslında bu, sadece tavafa giriş bölümünde yapılması gerekirken Müslümanlar bunu bütün tavafa yaydı. Bunda bir sıkıntı yoktur. Peki Peygamber onlara neden böyle bir emir verdi. Çünkü şehri üç gün onlara boşaltan müşrikler uzaktan Müslümanları gözetliyorlardı, Peygamber de Müslümanlara sağ omuzlarını açıp heybetli görünmelerini istedi. Görüyor musunuz, değim yerindeyse askeri strateji ibadete bile dahil olabiliyor. İşte o yıl bile Kabe’de putlar bulunuyordu, fakat ondan bir yıl sonra fetih gerçekleşti ve Peygamber putları bir bir devirdi. Bakın yedinci yıldan sekizinci yıla geçildiğinde nasıl bir değişiklik meydana geliyor. N e muazzam bir değişiklik, o yıl Kabe’de putlar bulunurken ertesi Mekke fethediliyor. Yani ben bu olaya baktığımda şunu diye biliyorum. Bu yıl işgal altında olabiliriz ama gelecek yıl Kudüs’te namaz kılacağız inşallah diye umutlanabiliyorum, Resulullah’ın örneğine bakınca.

Ey değerli kardeşlerim, Hacc yeniden Allah’ın tevhid edildiği, Müslümanların vahdet bulduğu, güç kazandığı yer olacak.

Geçen uzman biri bana bir şey anlattı. Dedi ki, Muhammed b. Selman en Hacca gelenin sayısının en yüksek olduğu oran nedir diye sormuş. Altı milyon diye cevap vermişler. O da peki mal bakımından en çok kazanılan oran nedir diye sormuş, yirmi bir milyar riyal diye cevap vermişler. Bunun üzerine o da demiş ki, peki artık şöyle bir şey yapın: Bir milyon kontenjanla sınırlandırın ama gelir oranı yirmi bir milyar riyal olsun demiş. Evet şimdi anlıyoruz neden Haccın bu kadar pahalılaştığını. Eskiden iki bin dolarla Haccını yapabilirken şimdi ise fiyatlar kat be kat artmış üstelik hizmet bakımından gerileme meydana gelmiş.

                                                      **********HUTBE 2***********  

Hamd Allah’adır, salat ve selam yaratılmışların efendisi Allah’ın elçisi Muhammed’e ve onun yolunu takip edenlerin üzerine olsun. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun elçisidir.

                            “Ey İman edenler Allah’tan sakının”

Geçen hafta yine eş cinsellik gündeme getirildi maalesef. Fakat hamd olsun ki gerekli sert tepkiler verildi. Bu büyük günah, bu büyük küfür tepkisiz kalmadı. Elhamdulillah. Ki Rabbimiz bu büyük günaha en şiddetli cezayı vadetmiştir. Değerli kardeşlerim Rabbimizin bize cezaya çarptırılmış bazı toplulukları haber vermiştir: Ad kavmi, Semud Kavmi, Nuh Kavmi, Lut Kavmi, Firavun Kavmi… Bunlar Kuran’da zikredilmiştir. Bunların arasında da en sert cezaya çarptırılanlar da Lut Kavmidir. Bu hem Müslümanların hem de Hristiyanların üzerinde ittifak ettiği bir konudur. Hatta Hristiyanlıkta bu konuyu alan daha geniş hikayeler vardır. Mesela Hristiyanların itibar ettiği Tevratta Sadom ve Gamora yer ismini verirken bizde bu isimler geçmez. Bu yer Lut kavminin bulunduğu mekandır ve azaba çarptırılmış yerlerin en şiddetli cezaya çarptırılmış olanıdır. Çünkü yaptıkları amel çok çirkindi.

 Değerli kardeşlerim ilerleme, Allah’ın doğal yaratılışına aykırı düşmek demek değildir. Herhalükarda verilen tepkiler memnuniyet vericiydi.

“Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.” (Ahzab 56)

 Allah’ım İbrahim ve âline salat ve selam ettiğin gibi Muhammed ve âline salat ve selam eyle. Allah’ım İbrahim ve âlini bereketli kıldığın gibi Muhammed ve âlini bereketli kıl. Şüphesiz sen Hamidsin, Mecidsin.

 Allah’ım bizi mağfiretinle bağışla ve bize merhamet et, bizi affet ve kendinden başkasına muhtaç etme, kafirlerin tuzağını geri çevir, anne ve babalarımızı mağfiret eyle, Kuran’ı kalbimizin baharı kıl. Allah’ım bizi muzaffer kullarından eyle, bizi galip gelen ordundan kıl, bizi onlara korku ve hüzün yoktur dediğin kullarından eyle. Allah’ım bize hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmayı nasip et ve batılı batıl olarak göster ve bizi ondan uzak tut, bizimle ol; aleyhimizde olma, halimizi daha iyi bir hale değiştir. Allah’ım her yerdeki kahraman mücahitlerimize yardım et, halimizi daha iyi bir hale değiştir. Allah’ım anne babalarımıza ve üzerimizde hakkı olanlara mağfiret buyur.

 “Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder, hayasızlıktan, kötülükten ve zorbalıktan da nehyeder. Olur ki öğüt alırsınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl 90)

KUDÜS GÖNÜLLÜLERİ EĞİTİM AKADEMİSİ

Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp


Hakkımızda

Uluslararası Siyasal Gündem - Kudus Analiz | KA kudusanaliz.com


Kudüs Analiz sitesi bir Kudüs Medya AŞ portalıdır




Son Güncellenenler


Network Yazılım