Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (20)

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (20)
Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (20)

Hamd Âlemlerin rabbinedir. Allahım, Ey Rabbimiz! Senin vechinin celâline ve senin hükümranlığının yüceliğine layık şekilde sana hamd olsun.

Seni bütün eksiklerden tenzih ederiz. Ancak sen kendine layıkıyla senâ edersin; biz seni layıkıyla övmeye güç yetiremeyiz. Allahım semavât dolusu, yeryüzü dolusu ve bunlardan öte dilediğin dolulukta hamd sanadır.

 Bütün övgüler ve yücelik sanadır. Kulların hak olarak söyledikleri sanadır. -ki hepimiz senin kulunuz-

Allahım senin verdiklerine mani’yoktur; mani’olduklarına da verilecek/verecek yoktur. Senin katında sâlih amel dışında dünyalık nimetlerin (mal – mülk, evlat) hiçbiri fayda veremez.

Allah’tan başka ilah olmadığına; eşi benzeri ve şeriki olmadığına ve efendimiz, önderimiz, hâbibimiz, şefaatçimiz Muhammed’in O’nun kulu Resulü olduğuna şehadet ederim. Onu kendi kulları arasından seçip kendine dost kıldı. O da emaneti edâ etti, risâleti tebliğ etti ve ümmete nasihat edip Allah için hak üzere cihad etti. Biz de buna şahitlik edenlerdeniz.

Selât ve selamların en güzeli ona, pak aline, seçkin ashabına ve din gününe kadar kendisine ihsan üzre tabii olanların üzerine olsun.

Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve kişi yarın için önden ne gönderdiğine baksın. Allah’tan sakının. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr/18)

 Evet, değerli kardeşlerim Yüce Allah şöyle buyuruyor:

 Andolsun, biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının' (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.”

 Nahl Suresinin 36. Ayeti olan bu ayet, peygamberlerin önemini kısaca belirtiyor. “Her ümmete” diyor, yani sadece Hz. Muhammed (s.a.v) değil, tüm peygamberlerin önemine vurgu yapıyor. Andolsun, biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının' (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik.”  

 Ayette geçen “Tağut” ifadesi zalim hükümdar anlamındadır. Kuran’da farklı üç anlamda kullanılıyor ancak bu ayette geçen anlamı budur. Zalim hükümdar bağlamında Musa’nın Firavun’a; İbrahim’in Nemrud’a; İsa’nın Kayzer’e; Muhammed (s.av)’in Kureyş’in ileri zalimlerine karşı çıkması örnek verilebilir. Yüce Allah şöyle buyurdu:

 “Böylece sizi, insanların üzerine şahit olmanız ve peygamberin de sizin üzerinize şahit olması için orta bir ümmet kıldık.” (Bakara 143)

 “Sizi, insanların üzerine şahit olmanız” ifadesi, insanlığa öğretmek anlamı taşır. “Seni alemlere ancak bir rahmet olarak gönderdik.”

Peygamber (s.a.v)’in doğumunda Kisra’nın arşının sarsıldığını, Kayser’in arşının ise yarıldığını sürekli tekrar ediyoruz. Peki neden? Hz. Muhammed (s.a.v)’in doğumunun Kisra ve Kayser’in sarayıyla ne alakası var? Ki bu ikisi o dönemin iki ana gücüydü. Mesela s.a.v’in annesi rüyasında Arap yarımadasında putların kırıldığını görmedi, ancak bundan daha büyüğünü gördü. Busra’nın saraylarını aydınlatan bir nurun kendinden çıktığını gördü. Busra, Suriye’nin güneyinde bulunan bir şehirdir. Bu şehirde Roma’ya ait eserler şimdiye kadar mevcuttur. Yani yaratılmışların efendisinin doğumuna ayetler, hadisler ve rivayetler ışığında baktığımızda insanların akılları, toprakları, malları ve gelecekleri üzerinde egemenlik kuran tağutlara karşı bir çıkış olduğunu görürüz. Müslümanlar İslam’ı böyle anladı. Sahabe-i Kiramın mücadelesine baktığımızda bunu görüyoruz. Sahabe-i Kiram İslam’ı Arap yarımadasına yaymayı tamamladıktan sonra Doğu’da pers İmparatorluğu Batı’da ise Roma İmparatorluğuna karşı harekete geçtiler. Resulullah (s.a.v)’in vefatından sonra Müslümanlar Kadisiyye’de zafer elde etti, böylece Pers İmparatorluğu yıkıldı, Müslümanlar Kisra’nın sarayına girdi ve insanları kula kulluktan kurtarıp kulların Rabbine kulluk etmeye taşıdılar. Bundan kısa bir süre sonra ise Ürdün’ün kuzeyine ve Suriye’nin güneyine düşen Yermük’te çetin bir savaşın ardından zafer kazandılar, böylece Bilad-ı Şam bölgesindeki Roma’nın hakimiyeti sona ermiş oldu. İslam, kelimenin dar anlamıyla sadece putperestlikle mücadele etmek ve sadece kulluk etme manasıyla Allah’a başka ilahlar ortak koşmakla mücadele etmek için gelmedi. Bunlarla birlikte siyasi anlamdaki putperestlik ve şirkle de mücadele için geldi. Tarihimizdeki hükümdarların çoğu bunu böyle anladı. Bazı konularda çok kere hata da ettiler isabet de ettiler. Raşid halifelerden sonraki devirden yani Hicri kırkıncı yıldan sonraki evreden bahsediyoruz. Resulullah (s.a.v)’in vefatından sonra otuz yıl boyunca dört raşid halife söz ettiğimiz ilke doğrultusunda hükmettiler. Onlardan sonra başka yöneticiler geldi bazı şeyler onlarda karıştı. Tıpkı sürekli zikrettiğimiz Resulullahın Huzeyfe Hadisinde buyurduğu gibi… Huzeyfe bin Yeman, Resulullah (s.a.v)’e sürekli şer ile ilgili sorular sorardı. Bunu sormasının sebebi ise o şerre düşmemek içindi. Huzeyfe: “Ey Resulullah, biz cahiliyye ve şer içinde yaşıyorduk, Allah bize bu hayrı ve İslam’ı gönderdi. Bu hayırdan sonra şer gelecek mi?” diye sordu. (Resulullah) “Evet” dedi. “İslam’ın yayılıp üstünlük elde ettikten sonra bir şer dönemi olacak” dedi. Ancak bu şerrin ne olduğuna dair Resulullah bize bir haber vermedi. Muhtemelen Sahabe-i Kiram arasında cereyan eden o büyük fitneye işaret etmiştir. (Huzeyfe tekrar sordu) Bu şer döneminden sonra hayır dönemi olacak mı?” (Resulullah)  “Evet, durumlar yatışacak fakat tam anlamıyla bir hayır dönemi değil üzerinde sis bulanıklığı olan bir hayır dönemi olacak” diye buyurdu. (Huzeyfe tekrar sordu) “Peki bu hayrın sisi nedir ey Resulullah.” “Bazı insanlar benim sünnetimden ayrılarak başka bir yol tutacaklar ve benim getirdiğim hidâyetten başka bir yol gösterici arayacaklar. Onların yaptığı işlerin bir kısmını güzel görürsün bir kısmını da çirkin! diye cevap verdi Resulullah. “Onların yaptığı işlerin bir kısmını güzel görürsün bir kısmını da çirkin” ifadesi bence raşid halifelerden günümüze kadar İslam tarihinin özetidir. “Onların yaptığı işlerin bir kısmını güzel görürsün bir kısmını da çirkin” yani öyle hükümdarlar gelecek ki, yapacakları hayır işlerin içine şer katacaklar. Raşid halifelerden sonra bir takım hayırlı şeyler yapıldı ancak içine şer katıldı. Peki nedir bu şer? Resulullah (s.a.v)’in sünnetinin takip edilmemesidir. Raşidlerden sonra yöneticilerin şekil ve davranışları artık başka bir hal almış oldu, değişti. Yönetici Hz. Ömer (r.a) veya Hz. Ali gibi zahit, adil ve insanlara değer veren bir çizgideyken daha sonra gelen yöneticilerde bu değişmiş oldu. Bunlar adaleti ayakta tutmuş ve savaşta başarılı olmuş kişiler olabilirler ancak krallık kurdular, saraylar inşa ettiler, mal biriktiler, yargısız hükümler verdiler… İşte “Onların yaptığı işlerin bir kısmını güzel görürsün bir kısmını da çirkin” hadisi bunlara uyuyor.

“Bu hayır devrinden sonra yine bir şer ve fesâd devri gelecek mi?” diye sordu Huzeyfe, -yani bulanık hayırlı devirden sonra-

“Evet gelecektir. O devirde birtakım dâvetçiler, insanları cehennem kapılarına çağıracaklar. Her kim onların dâvetine icabet ederse, onu cehenneme atacaklar» buyurdu Resulullah.

 Bu da ortaya çıktı, en fazla yirminci yüzyılda ortaya çıktı.

 Bu hadisten bir cüzdü. En önemlisi, “Onların yaptığı işlerin bir kısmını güzel görürsün bir kısmını da çirkin” ifadesidir. Misal her zaman şunu deriz: Halifelerden falanca kişi o büyük savaşta zafer elde etti ve bize izzet ve şeref ikram etti ancak onun saraydaki ve insanlar arasındaki yaşamına baktığımızda sıradan bir yaşamla karşılaşırız; dünya, mal, kadın ve benzeri zaaflarını görürüz. İşte bu manzara İslam tarihimizin özetidir.

 Yirminci yüzyılın başlarına geri gittiğimizde orda Osmanlı devletini görürüz. Allahualem bu devletin şerri hayrından daha fazlaydı. Fakat şekil itibariyle İslamiydi. En azından Tunus’tan İran’ın belli bir kısmına kadar ne vize ne bir şey herhangi bir engelle karşılaşmadan gidebiliyordun. Hata ve hayırlarını gözetmeksizin sınırsız tek bir ülkeydi.18. Yüzyılın başlarından itibaren sanayi ve iktisadi alanında tırmanışa geçen Batı’nın tuzak ve entrikalarıyla karşı karşıya kaldı. Çünkü o vakitlerden itibaren Batı ile aramızdaki fark iyice açılmaya başladı. Ülkelerimiz sanayi, ziraat ve bütün alanlarda geri kalmış durumdayken onlar sanayi alanında bütün yönleriyle ilerleyişe geçti, buharlı gücü keşfettiler, treni icat ettiler, fabrikalar kurdular, sonra petrolü çıkardılar. Böylece ülkeleri güçlü hale geldi. Hepsi bir araya toplandı ve Osmanlı Devletine “Hasta Adam” diye isim verdi. Sonra bizi parçalamaya başladılar ve sonuç olarak göründüğü gibi ülkelerimizi bölük pörçük bölünmüş hale getirdiler.

Bu durum, bir çok İslam alimi, davetçi ve İslami hareketin ağrına gitti, kurtarılması için çokça uğraş verdiler lakin hiçbiri başarılı olamadı. Neden başarılı olmadıkları ve İslami hareketlerin neden muvaffak olmadıkları bir başka konudur, ona girmeyeceğiz.

 20. Yüzyılın sonlarına geldiğimizde 1979’da, İslami hareketlerin davet ettiği prensipler doğrultusunda İmam Humeyni devrimi başarılı oldu. Belki aranızda haklı olarak konumuzla Humeyni’nin ne alakası var diyenler vardır. Ancak bu bizi ilgilendiriyor. Çünkü bu devrimin ardından tarihimizin seyri değişti. -Bugün vefatının 33. Yıldönümü…-  Siyasi açıdan İslami şiarları başarılı kıldı. Evet, onunla fıkhi mezhep bakımından ve kimsenin bizi ikna edemeyeceği bir takım akideler bakımından onunla ayrışıyoruz. Fıkhi konuda Müslümanların mezhebi veya diniyle ihtilaflı düşüyor. Fakat siyasi bakımından bahsettiğimiz prensiplere dikkat çekti. Çıkıp Müslümanların şii olmasını istiyorum demedi, veya Müslümanlardan Fars olmalarını istiyorum demedi. Gelin büyük tağuta karşı yardımlaşalım dedi, Amerika diye bir şey var ekonomimizi, aklımızı ve kültürümüzü hegemonyasına almış gelin onun karşısında dayanışalım dedi. Yine tam bir açıklıkla Filistin’de yok kesilip atılması gereken bir kanser var dedi. Biz ne şarka – o zamanlar Sovyetler vardı- ne de garba tabiyiz dedi. Bu söylediklerinde sadakat gösterdi. O ve onun yolunu izleyenler geçekte de bu söylediklerini tespit etti. İslam dünyası özellikle Osmanlı Halifeliğinin veya devletinin yıkılışından sonra dağıldı… Defalarca Osmanlının yıkılışının Atatürk’ün 1924’te Hilafeti lağvetme kararıyla olmadığını söyledik. Osmanlının gerçek yıkılış tarihi 1909 yılında ikinci Abdülhamid’in tahttan indirilişidir. Kendisi hakiki anlamda son halifedir, son padişahtır. Ondan sonra gelenler İngilizlerin tayin ettiği, yönetimde hiçbir rolleri olmayan birer kukladan ibaretti. Ancak Abdülhamid, çok çaba verdi; Osmanlıyı tekrardan diriltmek ve İslami köklerine kavuşturmak için ciddi çabalar sarf etti. Başarılı oldu ya da olmadı ama bir çok konuda çalışmalar yaptı. 1909’dan sonra İngilizler bazen de onlarla birlikte Fransızlar, Avusturyalılar, İtalyalılar ve daha sonra Amerikalılar ümmetin kilit noktalarını ele geçirmeye başladılar. Özellikle de Suudi’de petrolü keşfetmeleriyle birlikte nüfuzlarını iyice derinleştirmeye koyuldular. Misal Mekke’de Şerif Hüseyin adında bir yönetici vardı, soyu Kral Hüseyin’e dayanıyordu. Kendisi Osmanlı’yı vurmak için İngilizlerle işbirliği yaptı. Allah’ın nezdinde mazur görülür mü, onu bilmem. Fakat şunu belirtmek lazım ki, onun döneminde Osmanlı devleti ulusal bir Türk devletine dönüşmüş, yönetimde İslami anlayış nerdeyse yok denecek düzeye düşmüştü. İttihat ve Terakki partisine teslim olmuş durumdaydı. Ki bu parti şovenist Araplara karşı ırkçı bir partiydi, bünyesinde Cemal Paşa, daha sonra Atatürk ve bilmem daha bir sürü kişiler vardı. Bizce (Şerif Hüseyin) mazur görülmez, çünkü en nihayetinde İngilizlerle iş tuttu. İngilizler Türklerden daha iyi değiller. Sonuçta Türkler, senin kardeşlerin hata yaptıklarında düzeltirsin. İşte bu olaydan sonra İngilizler tüm kilit noktalarda nüfuz etmeye başladılar, haritayı ele geçirdiler, iktisadımı ele geçirdiler. Suudi’de petrol çıktı Amerikan şirketi Caltex Suudilere belli bir oran verdiler ama kendileri oraya hükmettiler. Böylece Müslüman ülkelerin yüzde doksanı fiili bir şekilde Amerika’nın pençeleri arasına girdi. İmam Humeyni işte buna karşı çıktı. Kendisine savaş açtılar. Onunla savaşanlar Resulullah’ın sünnetine bağlı oldukları için savaşmadılar. Resulullah’ın sünnetine bağlı olsaydılar Hz. Ömer bin Hattab (r.a)’ı adaletiyle, istikametiyle, zühdüyle, zaferleriyle kendilerine örnek alırlardı. Öyle olsaydılar insanlara İslam’ı öğretirlerdi. Öyle olsaydılar insanları sanayide, ziraatta, üretimde geliştirirlerdi, Batıya tabi olmakla değil alın teriyle kazanmalarını sağlarlardı. Yalancılar! Bu şiidir, sahabeye küfrediyor, şuna buna inanmıyor diyerek ona savaş bayrağı açtılar. Siz misiniz Sünni olan? Tamam namazında Sünnisin, peki siyasi hayatında İslam’a dair bir şey var mı? Şerif Hüseyin’den Kral Abdülaziz’e kadar, Kral Faruk’tan diğer yöneticilerine kadar yaklaşık tümü İngilizler veya Amerikalılar tarafından kullanılıyorlar ve tümü Batı’nın projeleridir. Gerçekleştirdiği asrın devrimiyle onları ifşa ettiği için İmamla savaştılar. Sekiz yıl süren Irak’ın İran’a karşı savaşı, ardından ekonomik ambargo, daha sonra bir çok savaş devrime karşı yürütülen savaşın parçalarıdır.

Humeyni’nin ortaya koyduğu ve uyguladığı ilkeler Kuran ve Nebevi Sünnetle mutabıktı ancak maalesef diğerlerinin ona karşı yürüttüğü savaş Amerika ve daha sonra İsrail’in kararıylaydı. 

Humeyni devrimini başarılı olması üzerinden 43 yıl geçmiş olmasına rağmen İslami sahada saygıyı hakkedecek herhangi bir tecrübe meydana gelmedi. Bize öyle bir tecrübe gösterin ki, dini kültür bakımından elde ettiği başarı dolayısıyla saygıyı hakketsin. Siyasi bakımdan dışarıya tabi olan bir çok hareket var, isimlerini saymaya kalksak konu uzar. Buna İslam’ın yüzünü kötü gösteren hareketler mesela Daiş, Nusra ve Taliban gibi hareketler örnek verilebilir. Peki neden? İslam alemi kısır mı ki, bunca yıldır hakiki anlamda bir hareket doğurmadı? Bu devrimin siyasi bakımdan İslam’ın hakiki prensiplerine sıkı sıkıya tutunmasında ve bunca yıldır onunla kıyaslanacak başka hareketin doğmamasında elbette ilahi bir hikmet vardır. Bilakis bugüne kadar ortaya çıkan hareketler İslam’ı temsil etmesi mümkün olmayan çarpık tecrübeler ortaya koydu.

Filistin dini sebepler dolayısıyla Humeyni’nin kalbinde yer etmişti. 1981 yılında Lider Hamanei, bize devrimden önce yaşadıkları bazı şeyleri anlatmıştı. İsim vererek falanca Şii hareketin kendilerine ana şiarlarının ancak Şiilik hukuku ve Şiilik mezhebine davet olursa yanlarında yer alacaklarını şart koştuklarını söyledi. Tabii onlara hayır, biz İslam birliğine davet edeceğiz ve önceliğimiz ise Filistin’in özgürlüğüdür demişler.

İmam Humeyni, 1963’te yani bundan 59 yıl önce İran’da Şaha karşı yapılan kalabalık gösterilerin ardından şah tarafından kovulmasından sonra tarihi bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında İran şahını on beş kez zikrederken İsrail’i on sekiz kez zikretti. Filistin devrimi başladığı sırada kendisi Necef’teydi, o zaman zekat ve humusun Filistin devrimine verilmesi gerektiğine dair fetva verdi.

1979’da devrimi başarılı olunca yaptığı ilk icraat, İsrail elçiliğini Filistin elçiliğine dönüştürmek oldu. Tabii Dünya Kudüs Gününü de ilan etti. Daha sonra Lübnan ve Filistin’deki direnişe hiç kimsenin vermediği desteği verdi. Tarihimizde Filistin devrimini destekleyen Libya, Irak, Cezayir ve Suriye gibi ülkeler olmuştur, fakat bunlar karşılık talep etmişlerdir. Filistin’de kendi rejimlerine tabi olacak bir grubun olmasını veya başka istemişlerdir. İran ise kırk üç yıldır hatta daha öncesinden İsrail’le savaşan herkese karşılıksız destek vermiştir. Üstelik kimliğine bile bakmadan, ister komünist, ister faşist, ister solcu, ister radikal İslamcı olsun herhangi bir ayırım gözetmeksizin İsrail’le savaşan herkese yardım etti. İşte bu yönelimde bir sadakat vardır. Ki, bence ölçü de bu olmalıdır. Herhangi bir İslam ülkesi ya da grup her ne kadar sadık olsa da ölçüsü Filistin değilse başarısızdır. Filistinli kardeşlerimizin durumunu gözümüzün önüne getirsek… Tabi onlar kahramandır, topraklarına sımsıkı tutunmuş sadakatli kimselerdir, tuzaklar onlara boyun eğdiremiyor veya Filistin’i onlara unutturamıyor. Son 48 saatte beş şehit verildi; aralarında gazeteci bir kadın, on beş yaşında bir genç, diğeri  on yedi yaşında bir genç vardı… Tüm bunlar kardeşlerimizin kuvvetini zayıflatmaz. Geçen Pazar yapılan Bayrak Yürüyüşüne karşılık verilmediği için bunu hezimet olarak görenlere hatalısınız diyorum. Evvela Filistinli kardeşlerimize yöneltilen her eleştirinin “biz direnişin liderliğine güveniyoruz” başlığı altında olması gerekir. Özellikle Kudüs’ün Kılıcı ile ondan önce ve sonra yapılan operasyonlarını göz önünde bulundurarak bu başlığın koyulması lazım. Çünkü bu operasyonlarla direniş liderliği haklılığını, gücünü ve davasına olan sadakatini kanıtlamış oldu. O halde yürüyüşe müdahale etmelerini engelleyen bir takım haklı gerekçeleri vardı. Bayrak yürüyüşü için orduyu, basını, dünyadaki bütün iletişim ağlarını toplayan Yahudilerin toplandıkları yerin üzerinden Filistin bayrağını taşıyan dronun fırlatmaları bile bana göre yeterli oldu. İsrailli o dronu belki patlayıcı barındırıyor düşüncesiyle indirmekten korktu. İlaveten Kudüs muhitinde Filistin bayrağını taşıyan balonlar uçuruldu. Onlarla adeta dalga geçildi, yani siz bütün gücünüzü seferber ederek toplandınız biz son derece basit bir şekilde Filistin bayrağını başınızın üzerinde uçurduk. Bence bu bir hezimet olmadı, tabii biz daha büyük bir şey olacağını bekliyorduk ama bu tarihin sonu demek değil. Filistin’de ellerinde Filistin bayraklarıyla köyden şehirlere kadar, üniversitelere kadar oluşan hareketlenme kayda değerdi. Öyle ki, Ben Gurion Üniversitesinde bile Filistin bayrağı açıldı. İşgal bunun önünü alamayınca Knisset Filistin bayrağını taşımayı suç sayacak bir yasa çıkarmak için harekete geçti. Bu bile işgalcilerin hezimete uğradıklarının itirafıdır. Biz diyoruz ki, bugün Filistin geçmişteki her dönemden daha güçlü durumdadır. Arap ordularının (Yahudilere) sizi denize gömeceğiz tehditlerini savurduğu dönemden daha güçlüdür. Geçmişteki bütün dönemlerden kati bir şekilde daha güçlüdür. Bu hayırları müjdeleyen bir durumdur. Bu gücü oluşturan önemli bir cüz de şüphesiz İran’ın manevi, siyasi, mali ve askeri desteğidir. Çünkü şu an (İran’dan) başka destek veren yok. İlk başlarda Saddam ve Kaddafi Filistin’e kimin daha yakın olduğu konusunda yarışıyorlardı; çünkü bununla halk arasında prestij elde ediyorlardı. Şimdi ise durum tam tersine dönmüş halde; Filistin davasını bırakma veya direnişi aşağılama ve onu terör olmakla itham etme hususunda yarışıyorlar. Yarışta mahir çıkmanın ölçüsü de İsrail’le ittifak sağlamak oldu artık. Şimdi Biden bize Akabe Körfezinin girişinde yer alan Sanafir ve Tiran adaları konusunda Suudi ile İsrail arasında bir ittifakın sağlandığını müjdelemek için geliyor. Bu adalar 1967 savaşının ilk kıvılcımlarıydı. O zaman Cemal Abdunnasır, İsrail gemilerinin Akabe’den geçmesini engellemişti. O adalar küçük ancak hassas konumları itibarıyla önem taşımaktalar. O dönemin üzerinden zaman geçti, Arap dünyasının da şekli daha kötüye doğru düşüşe geçti. Ancak Direniş ve Filistin tarafının konumu daha iyiye doğru yükselişe geçti. Arap ve İslam dünyası ile Direniş kuvvetleri arasındaki çelişki farkı da gittikçe açılıyor.

 Halihazırda Direniş Gücünün yanında yer alan tek taraf İran’dır. Peki İran bunun mukabilinde Şiileştirmeyi mi talep etti? Gazze’de bir tek Şiileşmiş kimse var mı? Lübnan’da Hizbullah’ın nüfuzunun yüksek olduğu yerde resmi anlamda Şiiliğe çağrı yapan bir davet var mı? Söz uzar, kısacası konu bundan ibarettir.

 Vaziyeti nasıl tasavvur etmemiz gerekir? Bu dönemde İran’ın direniş güçlerine destek vererek Filistin davasını yükselttiğini, Filistin’i Siyonist yapı ve normalleşmeci Araplar için bir tehdit oluşturacak düzeye ulaştırdığını tasavvur etmemiz gerekir. Bu bir merhaledir.

 İkinci merhale ise İsrail’in sürpriz bir şekilde yıkılış merhalesidir ki, bu merhaleyi anlatmaya ve vasıflarını saymaya şimdilik zamanımız yetmez.

 Taasup, bağnazlık ve atalardan miras alınan mezhepsel kaygılardan uzak; fıkhi sebepleri okuyarak, araştırarak, kıyaslayarak hadiselere bakanlar İsrail’in yıkılışının bütün dar mezhep kavramlarından uzak hakiki İslami bir kalkınma için mukaddime olacağını görecektir. Tıpkı Raşid Halife dönemindeki hakiki İslam gibi… Tıpkı Hz. Ömer bin Hattab’ın Hz. Ali bin Ebi Talib’in, Ömer bin Abdülaziz’in uyguladığı İslam gibi… Selahaddin’in önderlik ettiği, İzzettin el-Kassam’ın uğrunda şehid düştüğü İslam gibi… Ve bu uzun tarih boyunca daha niceleri gibi… Ey Müslümanlar müjde olsun…

                                                              *****2. HUTBE*****

Hamd Allah’adır, salat ve selam yaratılmışların efendisi Allah’ın elçisi Muhammed’e ve onun yolunu takip edenlerin üzerine olsun. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun elçisidir.

                            “Ey İman edenler Allah’tan sakının”

 Haziran, içinde bir çok acı münasebetlerin yaşandığı aydır; 3 Haziran Humeyni’nin vefat günüdür, 5 Haziran 1967 tarihi Altı Gün Savaşı, 6 Haziran 1982 ise İsrail’in ilk defa Arap bir ülkenin başkentine ulaşmasının başlangıç savaşı… Yine Resulullah’ın vefatını da Rabiü’l-Evvel’in 12’si olarak kabul ederiz ancak, Şemsi, Miladi takvime göre Resulullah’ın vefat tarihi 8 Haziran’a denk geliyor. Resulullah’ın doğum tarihi ise Miladi 20 Nisan 575’tedir. Vefat yılı ise Miladi 8 Hairan, 632’dir. Yani Resulullah (s.a.v) güneş takvimine göre 61 yıl, 50 gün yaşadı. Biz Kameri takvime göre 63 yıl yaşadı deriz. Kameri yıl, güneş yılından on gün kısa olur. İşte güneş ve ay yılı arasındaki farktan dolayı hesap farkı da meydana gelir. İki gün önce akşam ve yatsı arasında kardeşlerden biri bana Haziran’ın ne özelliği var, neden Yahudiler genelde Haziran ayında hücuma geçer, yenilgilerimiz Haziran ayına denk geliyor, Resulullah’ın vefatı Haziran ayı, nedir bu haziranın özelliği? diye sordu. Allahualem bence bunun Haziran ayıyla alakası yoktur. Olup bitenleri tarihle ilişkilendirirsek bu da astroloji üzerine konuşmamız gerekir ki, bu da İslami şeriatın benimsediği bir şey değildir. Ala külli hal, İslam alemini sarmalayan tüm musibetlere rağmen büyük bir umut içindeyiz, hiç kimsenin hayal edemeyeceği hepimizi kucaklayacak güzel günler beklentisi içerisindeyiz. Ve Allah’ın izniyle bu yakındır.

 “Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.” (Ahzab 56)

 Allah’ım İbrahim ve âline salat ve selam ettiğin gibi Muhammed ve âline salat ve selam eyle. Allah’ım İbrahim ve âlini bereketli kıldığın gibi Muhammed ve âlini bereketli kıl. Şüphesiz sen Hamidsin, Mecidsin.

 Allah’ım der ve tasamızı gider. Allah’ım meşakketimizi rahata tebdil eyle, yoksulluğumuzu nimet lütfunla değiştir. Allah’ım gazabı üzerimizden kaldır, hak olanı kalbimize sevdir, hak olanda sözlerimizi birleştir, halimizi daha iyi bir hale değiştir, içimize sekinet ve vakar indir, kalbimizi seninle mutmain kıldır, bizi içinde bulunduğumuz halden sevdiğin hale ulaştır, bizimle ol aleyhimizde olma, bizi Salihlere yetiştir… Allah’ım anne, babalarımıza ve üzerimizde hakkı olanlara mağfiret buyur, amellerimizi hayırlarla sonuçlandır…

 “Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder, hayasızlıktan, kötülükten ve zorbalıktan da nehyeder. Olur ki öğüt alırsınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl 90)

KUDÜS GÖNÜLLÜLERİ EĞİTİM AKADEMİSİ

Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp


Hakkımızda

Uluslararası Siyasal Gündem - Kudus Analiz | KA kudusanaliz.com


Kudüs Analiz sitesi bir Kudüs Medya AŞ portalıdır




Son Güncellenenler


Network Yazılım