Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (17)

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (17)
Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (17)

Hamd Âlemlerin rabbinedir. Allahım, Ey Rabbimiz! Senin vechinin celâline ve senin hükümranlığının yüceliğine layık şekilde sana hamd olsun.

Seni bütün eksiklerden tenzih ederiz. Ancak sen kendine layıkıyla senâ edersin; biz seni layıkıyla övmeye güç yetiremeyiz. Allahım semavât dolusu, yeryüzü dolusu ve bunlardan öte dilediğin dolulukta hamd sanadır.

Bütün övgüler ve yücelik sanadır. Kulların hak olarak söyledikleri sanadır. -ki hepimiz senin kulunuz-

Allahım senin verdiklerine mani’yoktur; mani’olduklarına da verilecek/verecek yoktur. Senin katında sâlih amel dışında dünyalık nimetlerin (mal – mülk, evlat) hiçbiri fayda veremez.

Allah’tan başka ilah olmadığına; eşi benzeri ve şeriki olmadığına ve efendimiz, önderimiz, hâbibimiz, şefaatçimiz Muhammed’in O’nun kulu Resulü olduğuna şehadet ederim. Onu kendi kulları arasından seçip kendine dost kıldı. O da emaneti edâ etti, risâleti tebliğ etti ve ümmete nasihat edip Allah için hak üzere cihad etti. Biz de buna şahitlik edenlerdeniz.

Selât ve selamların en güzeli ona, pak aline, seçkin ashabına ve din gününe kadar kendisine ihsan üzre tabii olanların üzerine olsun.

Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve kişi yarın için önden ne gönderdiğine baksın. Allah’tan sakının. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr/18)

 Değerli kardeşlerim, yüce Kuranî bir sahnede, Nuh (a.s) efendimize hitaben Yüce Allah şöyle buyurur:

 “Ve Nuh’a “senin kavminden şimdiye kadar inanmış olanların dışında kimse inanmayacak diye vahyolundu. Bu yüzden onların yapageldikleri şeylerden dolayı sakın tasalanma.” (Hûd 36)

Yani kendini yorma sana inanmışlardan başka kimse inanmayacak… Daha sonra (*Nuh a.s), Şu duayı okudu: Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma” (Nuh 26)

Genelde Lübnan’da seçimlerin yapılmasından bir gece önce hak üzere olanların belli bir sayıda olduklarını ve bu sayıda artış olmadığını, buna karşı yalan propagandaların etkisiyle bâtıl tarafın sayısında büyük bir artış meydana geldiğini zannederiz. Fakat bizim mücadelemiz Lübnan veya seçim mücadelesi değildir. Mücadelemiz, bölgenin ağırlık merkezini oluşturan Filistin’dir. Filistin farklı bir merkezdir. Bu davaya ve İsrail’in zeval bulacağına inanların sayısı, günden güne artıyor; artıyorlar, sebat ediyorlar, güçleniyorlar ve toprağın kalbine davanın tohumlarını atıyorlar. Böylece toprağa tohum atma eylemleri boy veriyor ve semaya yükseliyor.

En son olay Şirin Ebu Akile’nin öldürülmesi oldu. Basın mensubu olduğunu gösteren tüm işaretleri taşımasına rağmen onu soğukkanlı bir şekilde vahşice öldürdüler. Basın tarihinde uzun bir zamandır İsrail’in bir kelimeden bile korktuğu ortadadır. Çünkü İsrail kendisini zeval bulacağını biliyor. Bunu en son dillendirenlerden biri de düşman generallerinden biri olan Barak’idi. Kendisi de tıpkı bizim de devamlı “İsrail seksen yıldan fazla yaşayamaz” sözlerimizi tekrarladı. Adeta kırk yıldır söylediğimizi ispat etti.

Şirin Ebu Akle, İsrail işgalinde yeni bir sayfa ve siyonizmin tabutuna çakılan yeni bir çividir. Onun Hristiyan olması da bunu pekiştiren bir durumdur. “Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye gelin” ayetindeki Kuranî davetten daha ehemmiyetli bir davet, Filistin davasından daha ortak bir kelime var mı? O (*Şirin Ebu Akle), bu ayeti fiili olarak uyguladı. Ey normalleşmeci Araplar, ey hainler, ey zayıflar, ey tereddüt edenler istediğiniz görüşe mensup olun ister sağcı ister solcu olun gelin bu ortak kelimenin etrafında birleşelim!

Bir takım küçük akıllılar, eğri anlayışlarına göre bize sahih akideyi öğretmek için çaba gösterdiler. Fakat az önce zikrettiğimiz ve zulmedenler dışında kitap ehline karşı ancak en güzel şekilde mücadele edin” ayetlerini unutarak bunu yapmaya kalkıştılar. Ayet zulmedenlerle mücadele edin diyor adaleti sağlayanlarla, istikamete girenlerle, bu kutsi davaya hizmet edenlerle değil.

 “Zulmedenler dışında kitap ehline karşı ancak en güzel şekilde mücadele edin ve deyin ki: "Bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olanlarız.” (Ankebut 46)

 Yani ayette müşterek noktaları araştırın deniliyor. Ve Filistin’den daha güçlü bir müşterek noktamız ne olabilir?!

Rahmet okuma meselesine gelecek olursak Rabbimiz, onu geniş tuttu; “Rahmetim her şeyi kuşattı” diye buyurdu. Sadece insanları deği “Her şeyi” diye buyuruyor! Müşrikler, Allah’ın rahmeti nerde diye laflar ettiklerinde Allah şöyle buyurdu:

 

“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık ve biri birine iş gördürebilsin diye bazılarını bazılarından derecelerle üstün kıldık” (Zuhruf 32)

 Bağışlanma dileme konusu ise bilinen bir şeydir: Ayette “Onlara bağışlanma dileme” diye geçiyor, ancak Rahmet dileme konusu öyle değil, çünkü Rahmet falanca veya filancaya inhisar edilmekten daha geniştir. Yaratılmışları Allah’a bırakın! Rahmetu’llahın ne demek olduğunu yüz defa söyledik. Rahman isminden geliyor. Rahman demek rahmetin her şeyi kuşattığını, her şeyi kapsadığını ifade eder. Ayrıca Müslüman dışındakilere okunan rahmetin, tevhid ehli olmadıkları sürece onları cennete koyacağı anlamına gelmez, fakat cezasını hafifletir. Rahim ismi ise, rahmetin hak edene tahsis edilmesidir; Yüce Allah, hak edene kimsenin bilmediği miktarda rahmet etmesidir. O halde kendilerini alim yerine koyup fetva veren, cüret eden cahiller Allah’tan sakınsın.

 Filistin, ölçüdür. Allah’ın izniyle bu dava ileriye doğru mesafe kat etmektedir. Öyle ki, Oslo ve kınadığımız diğer alanlar doğrultusunda yürüyenler bile “İsrail işgali” “İsrail zulmü” “İsrail saldırganlığı” demeye başladılar. Bu, İsrail’in işbirlikçi hainlere kendisini savunacak, ona saygı duyacak bir şey bırakmayışıyla ilgilidir.

 Yakın zamanda ziyana uğrayacak olanlar ise, Suudi’nin Harameyn-i Şerifeyn’in malını, ulusal ihtiyat parasını, hazine malını İsrail’de kullanılmak üzere her gün sizi öldürenlere, her gün dininizle alay edenlere, temsil ettiğiniz her şeyi ciddiye almayanlara, Koşner’e verenlerdir. Bir İngiliz yetkili, bir gün şunlara “yahu siz de kendinizi devlet mi zannediyorsunuz” demişti, bunun üzerine birisi “bu söylediklerini Körfez ülkeleri kabul etmez” demişti. O da: “Hangi körfez ülkeleri, onlar ülke değil; sadece benzin istasyonlarından ibaretler” demişti. Fakat devran dönüyor… Düşünün tek bir mücahit, Tel Aviv’i dokuz saat özgürleştirebiliyor veya Nakura’dan Refah’a kadar, nehirden denize kadar işgal edilmiş tüm Filistin topraklarında korku tohumunu atabiliyor mesela… İşte bunun için Yahuda Barak ve benzerlerinin güvenleri kırılıp İsrail’in devam etmeyeceğini söylemek zorunda kalıyorlar.

 Değerli kardeşlerim, Lübnan hakkında konuştuğumuz halde ana konunun Filistin olduğunu görüyorsak, Filistin’in seçimlerin eksenini oluşturduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla aleyhinde işlerin dolandığı konu da Direniş Gücü (*Hizbullah) oluyor. Suudi’nin, Amerika’nın ve başkalarının (*Lübnan’daki seçimlere) bu kadar serveti “cömert” bir şekilde doğrudan ve dolaylı olarak infak etmelerindeki hedef nedir? Hedef Direniş Gücü (*Hizbullah)’tır. 2006’ta başarısızlığa uğradılar, mezhep fitnesinde, hatta günümüzdeki ekonomik ambargoda başarısızlığa uğradılar. Bu sefer seçimlerde şanslarını denemek istiyorlar, ancak yine başarısızlığa uğrayacaklar. Sizi şimdiden temin ediyoruz ki, seçimlerin sonucu her ne olursa olsun Direniş Gücü (*Hizbullah) ayakları sabit, güçlü ve kimsenin engelleyemeyeceği bir şekilde yoluna devam edecektir. Direniş gücü (*Hizbullah), Kudüs’te Allah’ın ayette geçen “birincisinde girdikleri gibi mescide girsinler ve ele geçirdiklerini darmadağın edip mahvetsinler” buyruğu altında Mescide girmedikçe sancağı asla teslim etmeyecektir. Bazı detaylara takılmadan bundan kesinlikle emin olun. O detayları da uzunca açıkladık. İç manzarayı da biraz açıklamamız lazım.

 Evvela, birinin size oy kullanmak dini bir vecibedir demesi doğru bir yaklaşım değildir. Yine bu hususta bazı cahil grupların sürekli dillendirdiği gibi birinin çıkıp oy kullanmak haramdır demesi de doğru bir yaklaşım değildir. Neymiş İslamî bir devlette yaşamıyormuşuz, oy kullanmak harammış! Halife-i Raşidinden sonra tam anlamıyla bir İslam devleti kuruldu mu ki bunu söylüyorlar. Biz görüşümüzü ve kim olduğumuzu beyan etmemiz gereken bir toplumda yaşıyoruz. Dolayısıyla en iyisini demeyeceğim en az kötüyü seçmemiz icap eder. En az kötü olan da Direniş Gücüne karşı savaşmayandır. Sayda’da Direnişe düşman bir grup yok, sadece geçilen bazı merhalelere tepki olarak bir takım ihtilaflar mevcut. Yani bunlar normaldir, bazen biz de Direnişin bazı iç konularda hata ettiğini dile getiriyoruz. Direnişin içerde yolsuzluğa karşı verdiği mücadelesi dışarda İsrail’e karşı verdiği yüce, ulvi, mükemmel mücadelesi kadar etkili değildir. Bunu kabul ediyoruz. Bunun sebepleri var. Şayet direniş içerdeki fesat ve yolsuzluğa karşı tam tekmilli bir mücadeleye girişecek olsa topumda bazı kutuplaşmalara ve istismarlara kapı aralayabilir. Onun için bu konuya ağırlığını vermiyor. Biraz sabra ve hikmete ihtiyacımız var. Ama sizin de şahit olduğunuz gibi her kim konuşmaya başlasa ilk sözü “ben yolsuzluk ve fesada karşıyım” diyor. Bir dakika, bu böyle değil. Senin yolsuzluk ve fesada karşı çıkman için ilk önce senin ve etrafındakilerinin yolsuzluk ve fesada bulaşmamış olmaları gerekir. İkincisi ise yolsuzluk yüzeysel değil, kökleşmiş durumda onu birden koparamıyorsun. Hatta onun asli kökleri bağımsızlıktan öncesine dayanır. Bağımsızlıktan sonra ise iyice kök saldı. Öyle ki, bağımsızlık kahramanı olarak lanse edilen Bişar el-Hure bile Lübnan tarihinin en önemli yolsuzluk sembollerindendi. Kardeşine Sultan Selim, oğluna da Sultan Halil diyorlardı. Çünkü çok büyük vurgunlar yapmıştı… Tabii bununla birlikte maddi anlamda yolsuzluğa bulaşmamış şahsiyetler vardı. Allah rahmet eylesin Refik Harir’inin siyasetini kınamaya ve eleştirmeye şehit olmasından beş yıl önce, 2000 yılında son verdik. Çünkü şunu farkettik, bizim bu eleştiri ve kınamalarımız tırnak içerisinde kendisinden “daha kötü” olanların işine yarıyordu. Bu sebeple şuna karar verdik; şayet düzeltilmesi gereken işler varsa bunu minberler üzerinden açıktan eleştiri ve kınamalarla değil kendisine özel bir takım mektuplar göndererek bunları ifade etmeyi uygun gördük.

 İşin özüne inecek olursak yolsuzluk genel anlamıyla dışardan, Amerika’dan alınan kararla uygulanıyor. Bugün içerisinde bulunduğumuz son ekonomik krizin sebebi yolsuzluk yolsuzluk değildir; Amerika, İsrail ve Suudi’nin kararlarının uygulanmasıdır. “Lübnan’ın ekonomisini engelleyin, Lübnan’ın oksijenini kesin” diye emir vermişler. Ta ki, halk bunun sebebi Direniştir desin. İşin özeti budur. Peki bunca yıla dayanan yolsuzluk ne oldu da şimdi kendini iyice hissettirmeye başladı? Çünkü ana sermayeler aldıkları emirler doğrultusunda 2019’dan beri Lübnan’dan ayrılmaya başladı. Bu ayrılan sermayeler arasında Maruni Patrikliğe bağlı devasa bir miktar vardı. İşte yolsuzluk ve fesadın gün yüzüne çıkaran sebeplerin en önemlisi bu sermayelerin bir bir Lübnan’ı terketmesidir. Yoksa liranın değer kaybetmesi sebebi yolsuzluğun 2020’de başlaması değildir. Bunun delili de baktılar dolar elli bin lirayı bulursa seçimler gerçekleşmeyecek belli bir süreliğine liranın değerini sabitlediler. Yani bunun dışardan verilen bir karar olduğu aşikardır. İki saatte liranın değerini Suudi’nin bankadaki paralarını havale etmesiyle yarıya kadar yükselte veya düşürebiliyor. Bunda Allah rahmet eylesin Refih Hariri’nin payı vardır. Çünkü kendisi üretime dayalı bir ekonomik sistem kurmadı. Kendisine Lübnan’da turizm ve inşaat sektörleri dışındaki sektörlere, misal ziraat ve sanayi sektörlerine de ağırlık verilmesi gerektiğini teklif ediyorlardı, ancak bu önerilere kulak asmıyordu. Muhtemelen bunlar, onun hayatına son verilmesine sebep olan ileriye dönük projeleri arasındaydı. Çünkü üretime dayanan ekonomi daha geniş ve köklü olan çözümdür, şimdiki ise hızlı ancak yüzeysel bir çözümdür.

 Velhasıl değerli kardeşlerim “yolsuzlukla savaş” sloganı Hz. Ali efendimizin de haricilere yönelik söylediği gibi “Batıl olanı hedefleyen hak bir sözdür.” Özellikle yolsuzlukla büyük vurgunlar yapmış kişilerin bu sloganı dillendirdiklerini gördüğümüzde bu sözün değerini daha iyi anlıyoruz. Açık olmak gerekir. Bu popülist söylemlerin altında yatan gerçek hedef Direniş Gücüne karşı savaştır. Şimdiye kadar başarmış değiller. Ondan sonra ekonomik kriz söylemleriyle direnişe karşı gizli bir savaş yürütüyorlar. Diyorlar ki, İçinde bulunduğumuz ekonomik krizin sebebi Direniş Gücü (*Hizbullah)dür. Direniş Gücü ekonomik krizin sebebi ise onun safında mı karşısında mı durmamız gerekiyor diye durup düşünmemiz gerekiyor. Direniş ülkeyi işgalden özgürleştirdiği için Lübnan ekonomik abluka altında. Direniş, İsrail’i zelil ettiği için, mezhepsel ve bölgesel fitneyi boğduğu için Lübnan ekonomik abluka altında. Bu durumda ablukacının mı ablukadakinin mi yanında durulur? Nerde onurlu olmak, nerde yüksek görüş, nerde dini hassasiyet? Mezamirlerini kime okuyorsun ki ey Davut!...

 Başladığımıza dönecek olursak,

 “Ve Nuh’a “senin kavminden şimdiye kadar inanmış olanların dışında kimse inanmayacak diye vahyolundu. Bu yüzden onların yapageldikleri şeylerden dolayı sakın tasalanma.” (Hûd 36)

 Evet, içinde bulunduğumuz koşullardan çıkmak istiyoruz, ancak bundan daha kötüsüne değil; daha iyisine… Yolsuzluk sloganlarını yükseltenlerin isimlerini bir listede bile birleştiremediklerini gördük. Onlar bu haldeyken nasıl düzeltebilecekler? O halde bizimle onlar arasında temel prensiplerde farklılık var. İlkin biz Direniş Gücünün silahını Lübnan için, ümmet için, Filistin için ve gelecek ufuklar için izzet ve şeref silahı olarak görüyoruz. İkincisi yolsuzlukla savaşın bu şekilde beylik laflarla, başka yolsuzluklarla ve karşılığı olmayan kişilerle verilmeyeceğine inanıyoruz. Üçüncüsü Lübnan’ı ait olduğu Arap kucağına iade etme! Sloganı. Ya bismillah nasıl bir slogan ama! Daha önce bu konuya değinmiştik; hangi Arap kucağından bahsediyorsunuz? Gazze’yi ablukaya alan Arap kucağından mı bahsediyorsunuz? Gazze’yi muhasaraya alan kim? Gazze ve işgal altındaki Filistin arasındaki geçiş tünelleri bile açık bazen kapanıyor ama halen açık. Hatta Gazze’nin ekonomisi işgal altındaki Filistin’de çalışanlarla yürüyor. Tabii bununla iftihar etmek için söylemiyoruz. Fakat Mısır tarafına bakan tüneller tamamıyla kapalı durumda. İşte Gazze’yi boğan şey Mısır’ın o tünelleri kapatmasıdır. Gazze’nin hayat damarını diri tutan o tüneller tamamıyla yıkılıp deniz suyunun altına bırakılmasıdır. Hüsnü Mübarek’in yapmadığını Sisi yaptı. Sisi, Suudi ve İmarat’tan bağımsız hiçbir şey yapmaz. İşte Arap kucağı bu. Arap kucağı, Suudi’nin mallarıyla İsrail’de yatırım yapılmasıdır; Arap kucağı, BAE’nde Yahudi mahallesinin kurulmasıdır; istedikleri Arap kucağı, öldürülen İsrailli leşlerinin BAE’nde anılmasıdır. İşte aralarında sayın müftünün de bulunduğu herkesin konuştuğu Arap kucağı budur. Hakiki Arap kucağı, gerek güvenlik, gerek kültürel gerek askeri anlamındaki tüm programlarının birinci maddesine Filistin meselesini koyan kucaktır. Ancak sahte Arap kucağı, Filistin’i hafızasından sildi, Filistin onun için İsrail, Oslo, Camp Davit olmaktan ibaret oldu. Biz de onlara şöyle sesleniyoruz: Yalan söylemeyi bırakın! Direniş Gücü, Arap kucağını temsil eder. Muhammed ed-Dayf, Ebu Ubeyde, Gazze’nin kahramanları, tünel ve füzeler Arap kucağını temsil eder. Arap kucağı burda Lübnan’ın güneyindedir. Arap kucağını temsil eden dün Irak parlamentosunda çıkan (İsrail’le) normalleşmeyi bütün dereceleriyle suç gören parlamento kararıdır. İşte gerçek Arap kucağı budur. Buldukları her fırsatta Cezayirlilerin Filistin için meydanlara dökülmeleridir Arap kucağı. Geçen izledim, bir maç vardı, orda Filistin ismi geçince Cezayirliler büyük bir coşkuyla tekbir getirmeye, slogan atmaya başladılar… Fakat Suudi ve İmarat’ın temsil ettiği iddia edilen şey Arap kucağı değil; Siyonist, Yahudi kucağıdır. Tarihte Suudi’nin Arap kucağını temsil ettiği sadece bir dönem vardır, o da 1973’te Kral Faysal’ın Mısır ve Suriye ile birlikte, Batı’ya sağlanan petrol akışını kesmesidir. Bu büyük bir işti, tabii bu olaydan sonra onu öldürdüler. Gerçek Arap kucağı budur. Neymiş? Bu Farslar Araplıktan anlamazmış… Geçen Sayın Hamanei, Katar emiri ile Arapça konuşmasını izledim, Arapçanın temel kaidelerinden habersiz birçok Arap lidere Arapçayı öğretecek kıvamda konuşuyordu. Araplık budur. Araplık, İsrail işgalinin kalıcılığı için uğraş vermek değildir. Dolayısıyla yalan söylemeyi bıraksınlar! Bizim kucağımız, kimliğimiz ayan beyan bellidir, hiç kimsenin de kimliğimizi değiştiremez. Daha önce söylediğimiz ve devamlı söyleyeceğimiz gibi 60’lı yıllarda Araplık kelimesinin Arap birliği, Filistin’in özgürlüğü ve sömürgeciliğe karşı direniş anlamına geldiği zamanlar bugün Araplık sözünü lisanından düşürmeyenler bu kelimeye karşı alerjileri vardı. Araplık kelimesi onlar için adeta bir sövgüydü. Ama gel gör ki, aynı kişiler bugün Arap kucağından söz ediyorlar! Be yalancılar, tarihin hakikatlerini değiştirmeye güç yitiremezsiniz, yalanlarınızın ifşa olup ortaya çıkması uzun sürmüyor. Direniş İsrail’i tehdit edecek, füze fırlatacağı zamanı belirleyebilecek ve İsrail’in artık direnişe ricacı gönderecek merhalesinden sonra biliniz ki, tarihin seyri geriye doğru hareket edecek değildir. Direnişin lideri değil, sadece bir sözcüsü, hatta tabiri caizse küçük bir sözcüsü çıkıp “Ey İsrail! hadi bakalım cesaretiniz varsa Şeyh Cerrah Mahallesinde, şurada veya burada şuna yapın da görelim” diyebiliyor. Daha önce böyle bir şey olabiliyor muydu? Gelinen bu merhaleden geriye dönüş olacak mı? Kesinlikle hayır.

 Sayın Seyyit (*Hasan Nasrallah) konuşmasında, “artık şu dilenciliği bırakın! Lübnan, zengin bir ülkedir; petrolü var, kaynakları var fakat siz korkaksınız” dedi. Petrol bulma taraması yapma hususunda bütün taraflar Direniş Gücü (*Hizbullah) ile birlikte durup “falanca tarihte sondaj çalışmalarına başlayacağız” dese, Lübnan’ın petrol çıkartmasına karşı kim durma cesareti gösterebilir?! Lübnan ne zayıf ne de fakir bir ülkedir, lakin böyle olmasını istiyorlar, ki hep başkalarına el açalım! Şayet Lübnanlılar, Lübnan’ın ne anlama geldiğini idrak etseler ne Arap parasına ne IMF’ye ne de tüm bu zillet ve dilenciliğe ihtiyacımız kalır.

 Dördüncü sloganları ise egemenlik yalanı. Hangi egemenlik? Geçen hafta Amerikan elçisi, aday listelerini eline almış Direnişe karşı olmayanları eliyor. Bunu doğrudan yapmıyor Ferıs Sıad ve Fuad Mahzun gibilerin -Allah, onları zelil etsin- eliyle bunu yapıyorlar… Biliyorsunuz Beni Makzum, Kureyşe dayanan bir kabile. Aralarında Halid bin Velid olan da var, Ebu Cehil olan da… Fakat kardeşimiz Ebu Cehil’i seçti, Halid bin Velid’i değil… Cümeyyil. Kendisinin yolsuzluğun başı olduğunu unutmuş bir halde oraya buraya söven biri var; Sami Cümeyyil. İnsan en azından babamın 1984’te yaptıklarından beriyim der… Diğer yalancı ise Velid Cumblat. O ne diyordu? Mümanaa  İttifakı, yıkım ittifakıdır, diyor. Yahu Lübnan’da senden daha fazla yıkıcısı var mı? Daha sonra da “7 Mayıs’ta sizi denedik” diyor. Bununla ilgili olarak Velid Cumblat’ın söylediklerini hatırlayın. Aynen şunu söylemişti: “Amerika beni kandırdı, tarihi bir yanlışa imza attım.”  Onun başkanı bunu diyor, “7 Mayıs’tan ben sorumluyum, Amerika beni kandırdı” dedi. Sonra da çıkıp “7 Mayıs” diyorlar. Hani egemenlik! Dün Fuat Senyora’nın içi para dolu zarfları dağıtma görüntüleri basına yansıdı. Eline para zarfını tutuşturduğu har biri, parayı aldıktan sonra asker selamı verip geçiyordu. Dağıtılan paralar, kendilerine emir veren elçilikler, uygulanan yabancı kararlar ve yükseltilen yalanlar… Yani tüm bunlar, egemenliğe halel getirmiyor da,  Seyiid Hasan (*Nasrullah), biz velayet-i Fakihin takipçileriyiz dediğinde siyasete halel geliyor öyle mi?

 Daha önce de defalarca zikrettik bizim İran’la kırk yıla dayanan bir ilişkimiz var. İran hiçbir zaman bize şunu yap, bunu yapma demedi. Seyyid Hasan (*Nasrullah) 2008’de -o zaman genel sekreterlik görevini üstlenmesi üzerinden 16 yıl geçmişti- bizzat bana şunu söyledi: “Dostun Halid Meşal’e sor, sadece üç yıllık bir süre zarfında kendisine İran tarafından üç yüz milyon dolar para ulaştırıldı mı, ulaştırılmadı mı? Yine ona İranlılar bunun mukabilinde küçük de olsa bir şey istediler mi, diye sor.” Sonra kendi adına konuştu ve “bir gün bile İran’ın emirleri doğrultusunda hareket ettiğimi bana kanıtlasınlar” diye meydan okudu. “Kimse bu söylediklerime inanmıyor, sen bana inanırsın ancak onlar inanmazlar, çünkü onların kafaları yalanlarla meşguldür” dedi. Kardeşlerim hakikat budur. Geçen hafta da zikrettik; seçimlere girip girmeme hususunda görüş ihtilafları vardı, 92 senesinde bu konuda görüşünü almak için Seyyid Hamanei’nin yanına gittiler, saatlerce ondan bir görüş beyan etmesini beklediler, ancak kendisi “siz karar verin” dedi. Ondan bir kelime bile almadılar. Buna karşın onlar seçimlerin zamanında yapılıp yapılmaması hususunda ihtilafa düşünce 2005’te Amerikalının yanına gidip, “önce seçimleri değiştirelim, sonra seçimlere gidelim” teklifinde bulunduklarında kendilerine “elections now!” diye cevap verdi. Bunun üzerine kimseden ses çıkmadan seçimleri yaptılar. Bu sadece bir örnekti. Söz uzar…

 Kardeşlerim, elem ve keder içinde konuşuyoruz ve diyoruz ki: Lübnan’da hakikat kaybolmuş, yalan ise revaçta. Lakin bununla birlikte diyoruz ki, yalan ve çarpıklık zeval bulacak, zafer direnişin, onun strateji ve ekseninin, onunla birlikte olan herkesin olacak Allah’ın izniyle.

                                                              *****HUTBE 2*****

 Hamd Allah’adır, salat ve selam yaratılmışların efendisi Allah’ın elçisi Muhammed’e ve onun yolunu takip edenlerin üzerine olsun. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun elçisidir.

                            “Ey İman edenler Allah’tan sakının”

 Yine seçimlerle ilgili olarak şunu hatırlatmamız gerekir ki, bu seçimlerde önemli ağırlığa sahip olan bir oranın da değeri düştü. Çünkü Muhammed bin Selman bizzat kendisi dahil olarak kayda değer bir orana sahip bir seçmen kitlesinin iradesine ket vurdu. Daha önce de belirttiğimiz üzere şayet Lübnanlıların demokratik düşünceye saygıları olsaydı, bir dış gücün % 20 ile 30 arasındaki bir seçmen kitlesini temsil eden bir parti olan Müstakbel Hareketine seçimleri boykot etmesini emretmesine izin vermezdi. Kimse bunu yadırgamıyorsa seçimlerin hiçbir kıymete sahip olmadığı anlamına gelir. Kimse zengin olana sen fasitsin deme cüreti göstermiyor. Çünkü hepsi paraya kulluk ediyor. Fasit iradenin sularında yüzüyorlar; Harem-i Şerif’le temsil edilen değil açıktan açığa parayla temsil edilen iradenin kuyruğundalar. Velhasıl biz seçimlere katılmanın daha doğru olduğunu söylüyoruz. Çünkü geçmişte de bunun örnekleri var; 1992’de Hristiyan seçmenlerin boykotu seçimleri şaibeli duruma düşürdü. Kimi oy verileceği göz önünde bulundurmaksızın boykot yanlış bir eylemdir. Tabii bununla birlikte boykotçular, seçim dengesini değiştirebilirler. Suudi’nin baskısı altındaki boykotçu kesimin seçimlere nasıl katılabilecekleri hususunu daha anlamış değiliz. Yakında anlayacağız.

 Biz seçimlere gideceğiz, zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz tüm şaibelere rağmen oyumuzu kullanacağız. Sonuçları ne olursa olsun herkese oy kullanmasını tavsiye ederim. Tekrar ediyoruz, Sayda’da seçimi her kim kazanırsa kazansın endişeye mahal yok. Fakat kimsenin incitici bir takım lafları kullanmamalarını umuyorduk ancak onların bu lafları uzak stratejiyi yaralayamaz.

 Allah’tan gözlerdeki perdeleri kaldırmasını, kapalı ufukları açmasını, hepimizi razı olduğu üzerine getirmemizi diliyoruz.

  “Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.” (Ahzab 56)

 Allah’ım İbrahim ve âline salat ve selam ettiğin gibi Muhammed ve âline salat ve selam eyle. Allah’ım İbrahim ve âlini bereketli kıldığın gibi Muhammed ve âlini bereketli kıl. Şüphesiz sen Hamidsin, Mecidsin.

 Allah’ım gam ve kederimizi gider, dert ve tasamızı bitir. Allah’ım meşakkatimizi rahata, yoksulluğumuzu nimet lütfuna tebdil eyle. Allah’ım öfke ve gazabı üzerimizden kaldır, bize kolay bir çıkış yolu hazırla, halimizi daha iyi hale çevir, işlerimizi şerlerin eline bırakma, Kuran-ı Kerim’i kalplerimizin baharı kıl, bizimle ol; aleyhimizde değil. Allah’ım anne ve babalarımıza mağfiret buyur, evlerimize, rızkımıza ve sıhhatimize bereket ver, bize hastalığın yenemeyeceği bir şifa ver…

 Allah’ım efendimiz Muhammed’e âl ve ashabına salat ve selam eyle…

KUDÜS GÖNÜLLÜLERİ EĞİTİM AKADEMİSİ

Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp


Hakkımızda

Uluslararası Siyasal Gündem - Kudus Analiz | KA kudusanaliz.com


Kudüs Analiz sitesi bir Kudüs Medya AŞ portalıdır




Son Güncellenenler

18 Aralık 2022
15 Aralık 2022

Network Yazılım