Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (16)

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (16)
Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (16)

 Hamd Âlemlerin rabbinedir. Allahım, Ey Rabbimiz! Senin vechinin celâline ve senin hükümranlığının yüceliğine layık şekilde sana hamd olsun.

 Seni bütün eksiklerden tenzih ederiz. Ancak sen kendine layıkıyla senâ edersin; biz seni layıkıyla övmeye güç yetiremeyiz. Allahım semavât dolusu, yeryüzü dolusu ve bunlardan öte dilediğin dolulukta hamd sanadır.

 Bütün övgüler ve yücelik sanadır. Kulların hak olarak söyledikleri sanadır. -ki hepimiz senin kulunuz-

 Allahım senin verdiklerine mani’yoktur; mani’olduklarına da verilecek/verecek yoktur. Senin katında sâlih amel dışında dünyalık kısmetlerin (mal – mülk, evlat) hiçbiri fayda veremez.

 Allah’tan başka ilah olmadığına; eşi benzeri ve şeriki olmadığına ve efendimiz, önderimiz, hâbibimiz, şefaatçimiz Muhammed’in O’nun kulu Resulü olduğuna şehadet ederim. Onu kendi kulları arasından seçip kendine dost kıldı. O da emaneti edâ etti, risâleti tebliğ etti ve ümmete nasihat edip Allah için hak üzere cihad etti. Biz de buna şahitlik edenlerdeniz.

 Selât ve selamların en güzeli ona, pak aline, seçkin ashabına ve din gününe kadar kendisine ihsan üzre tabii olanların üzerine olsun.

Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve kişi yarın için önden ne gönderdiğine baksın. Allah’tan sakının. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr/18)

 Ey değerli kardeşlerim,

Şevvalın 6. Gününde, Hicretin 3. Yılında yani Bedir Savaşından bir yıl ve birkaç gün sonra Uhud Savaşı meydana geldi. Bedir, tarihin yönünü değiştirdi ve İslam’ın zafer kazanacağı hakikatini günümüze kadar taşıyarak ispatladı. Uhud’da ise zaferin yenilgiye dönüştüğü bir savaştır. Ancak alınan ders ve ibretler bakımından Uhud, Bedir’den daha üstündür. Böyle olmasının sebebi Rabbimizin bize ‘Ey mümin her halükarda dinine ve akidene sımsıkı sarıl’ ilkesini tespit etmek içindir. İster zafer ulaş ister yenilgiye uğra din ve akidene sımsıkı tutun! Ki müminin zafer kazanması doğal olan bir durumdur.

 “İnkar edenler sizinle savaşsalardı arkalarına dönüp kaçarlardı, sonra ne bir dost ne de bir yardımcı bulurlardı. Bu, Allah’ın öteden beri süregelen sünnetidir. Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih 22, 23)

Müminlerin kafirlerle savaşması iman ve zaferle sonuçlanır. Bu temel bir ilkedir. Ancak bu ilkenin bazı istisnaları vardır. O da, yani bu ilkenin tahakkuk etmemesinin sebebi, Müslümanların Rablerinin emirlerine asi olmalar veya gerektiği gibi hazırlık yapmamalarıdır. Diğer bir sebep de ihtilafa düşüp ayrışmalarıdır.

 “Ey iman edenler! Bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman kararlılık gösterin ve Allah’ı çokça anın ki başarıya erişesiniz. Allah’a ve peygamberine itaat edin ve çekişmeye girmeyin. Yoksa gücünüz, kuvvetiniz gider. Sabredin Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 45, 46)

 O halde şunu bilmemiz gerekir: Temel ilke, iman küfre karşı, müminler kafirlere karşı zafer elde eder. Ancak müminlerin rablerine asi olmaları, ihtilafa düşmeleri ve gerekli hazırlıkları yapmamaları durumunda bu ilke geçerli olmaz. Şöyle bir bakın bu istisnaların tümü asrımızda mevcut. Bu nedenle Siyonistlerin, Amerika’nın ve işlerimize karışan herkesin önünde ümmetin, özellikle hükümet, kral ve liderlerin yenilgi içinde olmaları tabii bir durumdur. Yüce Allah, bize bu ilkeyi ispat etmek için dönem dönem bize farklı bir zafer bahşetmektedir.

 Dün Siyonistler Mescid-i Aksa’yı ihlal etmek için tekrardan çabaladılar. Mescidi zamansal ve mekânsal olarak bölme fikrini tesis etmeye çalışıyorlar. Bu doğrultuda aşırıcı gruplar, İsrail hükümetinden izin aldılar. Fakat bir taraftan murabıtların nidaları ile Mescid-i Aksa’daki sağlam duruşları, diğer taraftan direniş liderlerinin açık seçik bir dille buna susmayacaklarını ilan etmeleri, Aksa’yı ihlal etmelerini engelledi. Bir aylık mücadeleyle Siyonistlerin mescitte kurban kesme girişimleri ve bayrak yürüyüşü planları başarısızlığa uğramasından sonra yeni bir zafer tescil ettik. Ayrıca Yahudilerde belirli bir zamanda Fısıh Bayramı kutlanır, onu da Mescid-i Aksa’da yapmayı planlamışlardı Allah’ın izniyle onu da yapamadılar. Kardeşlerimiz orda İslami ve Kuranî olan şu ilkeyi bir daha kanıtlamış oldu:

 “Nice az topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle , kalabalık topluluğa üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 249)

 Yine bu kardeşlerimiz safımızda duran münafıkların, hainlerin ve tereddüt edenlerin bize güç vermediğini de kesin ve rabbanî bir şekilde tekid ettiler. Yüce Allah Tevbe Suresinde şöyle buyurdu:

 “Onlar eğer sizinle birlikte savaşa çıksalardı aranızda bozgunculuk yapmaktan başka size bir katkıları olmazdı.” (Tevbe 47)

 Tebük Gazvesinden kaçmak için bahanelere sığınan mütereddidler, zafer kazanma güçleri hususunda Müslümanları kuşkuya düşürenler hakkında Yüce Allah şöyle buyurdu:

 “Onlar eğer sizinle birlikte savaşa çıksalardı aranızda bozgunculuk yapmaktan başka size bir katkıları olmazdı.”

 Yani zayıflığa düşürmeye ve savaştan geri bırakmaya çabaladıkları anlamına gelir.

 Ayetin devamında “… ve içinizde fitne çıkarmak için çabalarlardı” ifadesi geçer. Yani safınızı dağıtırlardı… Ayet bundan sonra şöyle devam eder:

 “…içinizde onlara kulak verenler vardır. Allah, zalimleri bilir.”

İçinizde onlara kulak verenler vardır ifadesi indiği zamanlar söz sadece dil üzerindendi. Ancak bugün devasa medya ve sosyal medya araçları üzerinden insanların zihninde Filistin davasını çarpıtmak, İslam ve Müslümanları kötülemek için milyarlarca fitne ve nifak üretiliyor. Böylece ayet yerini buluyor: “…içinizde onlara kulak verenler vardır. Allah, zalimleri bilir.” İçinizde sadece onları dinleyenler yok, aynı zamanda onların merasimlerine katılanlar da var. Duyduk ancak detaylarını bilmiyoruz: İmarat,öldürülmüş Siyonistler için “İsrail’in Şehitleri” adıyla düzenlenecek bir merasim hazırlığındaymış. Bundan daha aşağılık bir dereke var mıdır?! Evet bundan daha aşağılık bir dereke yoktur ancak bunlara rağmen kervan yoluna devam ediyor. Düşünün ki, bu aşağılıklar Filistin davasından söz ediyor olsaydı durum daha da içinden çıkılmaz bir hal alırdı. Onlar Siyonist Amerikan siyasetinin bir parçası oldukları halde Filistin davasından nasıl bahsedeceklerdi? Onların bu davadan söz etmemeleri belki de Allah’ın müminlere bir ihsanıdır. Bununla münafıkları, tereddüt edenleri, zayıfları ve bu dava doğrultusunda yürümeyi hakketmeyen herkesi, vaat edilmiş yakın zaferden önce ifşa etmek içindir.

 Uhud’dan alınacak dersler nedir? Uhud, Medine-i Münevvara’nın kuzeyine yakın bir dağdır. Orada ne oldu? Müslümanlar, müşriklerin kendileriyle savaşmak için yola düştüklerini duydu. Bunun üzerine Sahabe-i Kiram, Peygamber (s.a.v) ile istişare ettiler. “Onları karşılayalım mı yoksa Medine’de onları bekleyelim mi?” diye sordular. Yani Medine’de savunma savaşı mı yapalım, tıpkı iki yıl sonra meydana gelen Ahzab Gazvesinde (*yani Hendek savaşında) olduğu gibi savunma savaşı mı yapacaklardı yoksa onlar da yola çıkarak düşmanı karşı savaş mı açacaklardı… Ahzab (*Hendek) savaşında Müslümanlar, bir aydan az bir süre Medine’den dışarı çıkmayarak savunmada kaldılar. Daha sonra Yüce Allah, düşmanın üzerine onların söndürmek ve onları tepe taklak devirmek için bir fırtına gönderdi. Bu Allah tarafından lütfedilen ve halen bayram namazlarında andığımız bir zaferdir.

 Uhud istişaresi sırasında sahabeler Bedir’den kazandığı öz güvenle “Ya Resulullah! Medine’de onları beklemeyelim, onların karşısına çıkalım” dediler. O vakit Resulullah (s.av), rüyasında elini zırhının altına koyduğunu, kılıcında çeltiklerin açıldığını ve boğazlanan bir sığır gördü. Rüyasında elinin zırhının altına koyuşunu Medine’nin kendisini koruyacağını şeklinde tefsir etti. Kılıcında çeltiklerin açıldığını görmesini bazı sevdiklerinin öleceğine yordu. Boğazlanan inek ise sahabelerinin boğazlanacağı şeklinde tefsir etti. Burada dikkate şayan bir şey vardır. Peygamber kendisi peygamber olduğu halde rüyasını sahabeye dayatmadı. Çünkü rüya bir yasama ve karar mercii değildir. Sadece şahsını mutmain eden bir kaynak veya Allah tarafından bir gösterilen bir işarettir ve sadece sahibini bağlar. Sonra herhangi bir liderin çıkıp ben şu rüyayı gördüm, dolayısıyla şunu bunu yapın demesi doğru değildir. Çünkü bu ona ait bir şeydir, yasama kaynağı olamaz. Burada Resulullah (s.a.v) istişare etti ve istişare sonucunda karar alındı.

 Allah'tan olan bir rahmet sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer katı kalpli, kaba birisi olsaydın muhakkak etrafından dağılırlardı. Onları affet, kendileri için bağış dile ve işlerde onlarla istişarede bulun. Bir şeye kesin karar verdiğin zaman da Allah'a güven. Allah (kendisine) güvenenleri sever.” (Ali İmran 159)

 Tabii şunu unutmamak gerekir, şura, ehil olanlarla yapılır. Yani savaş konusunu ziraatten başka bir şeyden anlamayanla istişare etme veya ziraat konusunu mekanik konusundan başka bir şey anlamayanla istişare etme. Sahabeler şura sonucunda alınan karardan sonra Resulullah’ın yüzünden müsterih olmadığını anladılar. İçeri girmiş ve zırhını kuşanmıştı. Dışarı çıktığında sahabe kendisine “Ey Resulullah alınan karardan razı olmadığın görünüyor, istersen iptal edelim” dediler. Kendisi de “zırhını kuşandıktan sonra çıkaran hiçbir peygamber yoktur” diye cevap verdi. Bunun üzerine yola çıktılar. Abdullah bin Ubey adlı münafık yol boyunca iki kabileyi daha doğru bir ifadeyle iki aileyi Evs ve Hazrec’i bu seferden alı koymaya ikna etmeyi başardı. Abdullah bin Ubey, neredeyse Medine’nin kralı olacaktı. Çünkü fazla nüfuza sahip ve insanlar kendisini çok severdi. Ancak İslami davetin ortaya çıkması ve Peygamberin Medine’ye hicreti onun krallık hayallerini suya düşürdü. Dolayısıyla münafık olarak kaldı ve münafık olarak öldü. Kendisi bir şekilde bu iki aileyi savaş meydanına ulaşmadan ikna etmeyi başardı. Buna ilişkin Yüce Allah şöyle buyurdu:

 O vakit içinizden iki tâife bozulmaya yüz tutmuştu; hâlbuki onların yardımcısı Allah'dır! O hâlde mü'minler artık, ancak Allah'a tevekkül etsinler!” (Ali İmran 122)

Allahu Ekber! “Onların yardımcısı Allah’dır” nasıl bir ifade! Yani sorun değil, sizi hoş gördük. Bakın kardeşlerim sahabeye dair bakışımızda bu önemli bir husustur. Böylesine büyük bir hata, bir münafığın vesvesesiyle Resulullah’ın katılacağı savaştan ayrılmalarından sonra “onların yardımcısı Allah’tır” deniliyor. Yani sen hata ettin, Allah senin hatanı telafi eder, bağışlar. Yine bu bağlamda Allah şöyle buyurur:

 “İki topluluğun karşılaştığı gün şeytan, işlemiş oldukları bazı şeyler dolayısıyla sizden yüz çevirenlerin ayaklarını kaydırmak istemişti. Şüphesiz Allah onları bağışlamıştır. Allah çok bağışlayıcı, çok hilim sahibidir.” (Ali İmran 155)

 Sahabeler masum değildir, şeytan onlara da vesvese verir, üstelik münafıklar onları tuzaklara çeker. Ancak her şeye rağmen Allah onların velisidir, onları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Bu, son derece önemli bir husustur.

 Münafık o iki topluluğu savaştan alı koymayı başarmıştı. Savaş başladı ve Müslümanlar kolay bir şekilde zafer elde etti. Ve şu ayetteki temel ilke tahakkuk etti: “İnkar edenler sizinle savaşsalardı arkalarına dönüp kaçarlardı”

 Bu Allah’ın kadim sünnetidir. Ancak daha sonra bazıları ganimet konusunda endişeye düştüler. Şöyle ki, Uhud dağı şu şekilde yatay uzanmakta, savaş meydanı onun hemen altında bulunmakta. Hemen yanında da Rumal adını verdiğimiz küçük bir dağ hatta tepe denilebilen bir yükseklik var. Peygamber Rumal denilen dağın üstüne gerektiğinde oklarını fırlatmaları için 30 okçu konuşlandırmıştı. Onları konuşlandırdıktan sonra kendilerine benden emir almadıkça buradan inmeyin demişti. Bu otuz kişinin komutanı olan Abdullah bin Cübeyr yerlerini terk etmemesi hususunda onları uyardıysa engel olamadı. Ganimetlerin paylaştırılmasını gördüklerinde hissemiz gider diye endişeye kapıldılar. Peygamber mevcutken hisseniz nasıl gider? Bundan dolayı Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 Bir peygamberin haksız yere bir şey alması söz konusu olamaz.” (Ali İmran 161) Çünkü peygamber hazırken sahabenin çalması demek peygamberin çalması demektir. Peygamber hazırken ganimetler üzerine nasıl korkarsınız? Başka bir ayette yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

 “Şüphesiz Allah size vaadettiğini yerine getirdi. Allah'ın izniyle onları kırıp geçiriyordunuz. Ancak (Allah) sevdiğiniz şeyi size gösterince gevşediniz, yapılması gerekende tartışmaya girdiniz ve karşı geldiniz. Sizden kimisi dünyayı, kimisi de ahireti istiyor. Daha sonra (Allah) sizi denemek için onlardan çevirdi (yenilgiye uğrattı). Şüphesiz O sizi bağışladı. Allah mü'minler için lütuf sahibidir.” (Ali İmran 152)

 Bu ayetle üçüncü hoşgörü gösterilmiş oldu. Birincisinde “Onların yardımcısı Allah’tır” buyruğuyla, ikincisinde “onları bağışladı” buyruğuyla ve bunda “Allah müminler için lütuf sahibidir” buyruğuyla hoşgörüldü. Bütün bu hataların affedilmesinin sebebi, kötü niyetle işlenmemiş olmalarıdır. Hata işte, şeytan vesvese verdi onlar da uydu… Hata yapanlara bugün de Allah yardımcınız olsun deriz, yani bir gün hatanızı anlar ve istiğfar edersiniz. Fakat hatada ısrar edip düşmanın pozisyonunu alanlara bunu diyemeyiz. Çünkü böyleleri artık nifak yolunu tutmuş bulunmaktalar. Mesela birinin düşman tarafını dinlemesi sebebiyle onlardan çok etkilenmesi ve artık düşman ağzıyla konuşması, örneğin Lübnan’ın temel sorunu direniş gücü, onun silahı ve İran tarafından işgal edilmesidir demeye başlaması kabul edilemez. Bu gibilerin bir kısmı mazur görülebilir çünkü sadece onları dinlemekle kalmışlardır. Ancak bir kısım var ki onların hoş görülmesi mümkün değildir. Çünkü bunlar Amerika’yla irtibatlı veya dolaylı yoldan Siyonist devletten emir almaktadırlar. Siyonist onlara, “al! İstediğin kadar para al ve bu direniş gücünü (*Hizbullahı) askeri olarak yenmekte başarısız olduktan sonra siyasi sahada yenilgiye uğratalım” diyor.

 Cehaletten midir, bilinçsizlikten midir bilmiyorum, bazıları çıkıp Lübnan’da İran ve Amerika’nın nüfuz ağırlığının eşit olduğunu söylüyor. Bu nasıl bir cehalet, bu nasıl bir ahmaklık! Bu ile o aynı nüfuza mı sahip! Şunu da belirtmem gerekir, ben kimseyi savunma konumunda değilim, sadece tecrübe ve gerçeklere dayanarak söylüyorum. 1992’de Hizbullah, seçimlere katılıp katılmama hususunda fikir ayrılığına düşmüş ve aralarındaki fikir ayrılığını gidermek için Hamaney’e gittiler. Onunla saatlerce oturdular, seçime girelim mi girmeyelim mi diye görüşünü istediler. Ancak Hamaney onlara bu hususta yönlendirici tek bir kelime bile etmedi. Söylediği sadece şuydu: “İyice bakın, araştırın maslahatınız neyse onu yapın.”

 2005’te onlar seçimlerin vaktinde gerçekleşmesi hususunda ihtilafa düşünce kendilerine “susun! elections now! yani seçimler şimdi olacak!” dendi. Ve hepsilerini susturdular. Farkı görüyor musunuz? Kimin nüfuzu daha fazla, İran’ın mı Amerika’nın mı?

 

  İran’ı kendisine merci kaynağı olarak gören bir topluluk var ancak en nihayetinde karar Lübnan’ın kararıdır. Peki Amerika’nın bu kadar para fonlaması Lübnan’ın hayrı için mi yoksa İsrail’in güvenliği için mi? Neymiş, Lübnan’da İran ve Amerika’nın nüfuz ağırlığı eşitmiş. Hangi akıllı ikisinin nüfuzunun eşit olduğunu söyleyebilir. Ne hacim bakımından ne üstlenen rol bakımından ne de hedefler bakımından herhangi bir eşitlik söz konusu değil. Bunu diyenleri Allah, bağışlar mı? Bunu biz bilmiyoruz ama “aranızda onlara kulak verenler vardır” ayeti mucibince mümkündür. Çünkü hata ettiler. Ancak onlarla bir irtibata sahip olanların bağışlanması…

 

 O halde değerli kardeşlerim, Müslümanlar zafer elde ettiler ve dünyayı isteyenler ile ahireti isteyenler olarak ihtilafa düştüler: Sizden kimisi dünyayı, kimisi de ahireti istiyor. Daha sonra (Allah) sizi denemek için onlardan çevirdi (yenilgiye uğrattı). Şüphesiz O sizi bağışladı. Allah mü'minler için lütuf sahibidir.” (Ali İmran 152)

 

Sizin de bildiğiniz gibi o zaman müşriklerin komutanı Halid bin Velid idi. Kendisi Mekke’nin güneyine gitmek yerine Uhud savaşını dolanmayı tercih etti, Uhud’un etrafını dolanırken dağın askerlerden boşaldığını veya daha doğru bir ifadeyle asker sayısının azaldığını gördü. Bunun üzerine Halid bin Velid komutasındaki atlı birlik hemen harekete geçti. Bu birlikteki müşrik askerler, tepede kalan okçuları şehit ettiler. Daha sonra da nasıl olsa savaşı kazandık düşüncesiyle ganimet toplayan Müslümanlara arkadan saldırdılar. Burada sahabe-i Kiramdan yaklaşık 70 kişi şehit düştü. Burada her şeyden önemlisi sonraki ayette verilmiştir:

 

 Hani peygamber arkanızdan çağırırken siz kimseye bakmadan kaçarak uzaklaşıyordunuz. Bu arada, kaçırdıklarınıza ve başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye Allah sizi kederden kedere uğrattı. Allah yaptıklarınızı bilmektedir.” (Ali İmran 153)

 

 Ne olmuştu? Resulullah öldürülmek üzere kuşatılmış ve sahabeden bir topluluk onu korumak için etrafını çevirmişlerdi. -Peygamberi çevreleyen ve koruyan bu topluluk cennetle müjdelenenler olarak kaydedildiler- Peygamber kuşatılma esnasında arkaya doğru gerilerken ayağı takılarak bir çukura düştü ve bunun sonucunda başı ve dişi kırıldı. Onu alıp yüksekçe bir yere kaldırdılar. Böylece peygamber (s.a.v)’i korumayı başardılar.

 

 Savaştan sonra müşriklerin keyfine diyecek yoktu. Müşriklerin temsilcisi Ubey bin Halef, ordan “bu, diğerinin intikamıydı, siz Bedir’de bizi vurdunuz Biz’de Uhud’da sizi vurduk, bizden üstün değilsiniz, artık eşitiz” diye seslendi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v), “Hayır eşit değiliz, bizim ölülerimiz cennette sizinkilerse ateşte” diye cevap verdi. “Hubel’i yüceltin” diye tekrar seslendi. Resul “Allah daha yücedir” diye cevap verdi. Buradan şunu da öğreniyoruz, koşullar ne kadar zor olursa olsun akide, sebat ve bakış değişmez, birdir. Şöyle farz edelim: İsrail, Filistin veya Lübnan’daki direnişe çok ağır bir darbe indirse bile bu, düşüncemizi, akidemizi ve yakin olan inancımızı değiştirmemize gerekçe olamaz.

 

 Gaybı bilmem ama benim şahsi kanaatim, İsrail’in zeval bulacağı büyük vaatten önce, -İsrail’in çok kolay bir şekilde yıkılacağını defalarca söylemiştik- büyük bir savaş yaşanacak ve bu savaşta ağır kayıplar verilecek. Bundan fazlasını söyleyemeyiz. Ancak Uhud’dan sebat üzere durmayı, yenilgi ve zafer esnasında Allah’ın bize öğüt ve dersler verdiğini öğreniyoruz. Uhud adeta sana Amiraka’yı, Siyonzmi, falanca kralı, filanca prensi, şu veya bu ülkenin istihbarat örgütünü suçlamadan önce şu ayete kulak ver diyor:

 

 “Siz (karşı tarafa) iki katını dokundurmuşken başınıza bir musibet geldiğinde: "Bu da nereden geldi?" mi diyorsunuz? De ki: "O, kendi tarafınızdandır." Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter. İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelenler Allah'ın izniyle gerçekleşti. Bu, Allah'ın gerçek müminleri belirlemesi içindi. Ve yine münafıkları ortaya çıkarmak içindi. Onlara: "Gelin Allah yolunda savaşın veya savunmada bulunun" denildiğinde: "Çarpışmayı bilseydik muhakkak size uyardık" cevabını verdiler. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar. Allah onların gizlediklerini daha iyi bilir.”

 (Ali İmran 165, 166, 167)

 

 "Gelin Allah yolunda savaşın veya savunmada bulunun" bu ayet adeta günümüzü işliyor. Kendilerine gelin bizimle direnin veya en azından savunma yapın denildiğinde ikisine de razı gelmiyorlar. Direniş gücüne katılmıyorsun, savunma da yapmıyorsun en azından bize eziyet etme, direniş hakkında vesvese yayma, vehmi bir takım savaşlar açma, Siyonistlere sarılma,

 

 “İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelenler Allah'ın izniyle gerçekleşti. Bu, Allah'ın gerçek müminleri belirlemesi içindi. Ve yine münafıkları ortaya çıkarmak içindi. Onlara: "Gelin Allah yolunda savaşın veya savunmada bulunun" denildiğinde: "Çarpışmayı bilseydik muhakkak size uyardık" cevabını verdiler.” Bazıları da şu bahaneye sığınıyorlar, bu cihad Halife olmadığı için şeri bir cihad değilmiş… Yahu bu, savunma cihadıdır, bunun için kimseden izin almak gerekmez! Fıkıhtan heva ve arzularını karşılayan şeyler çıkartıyorlar. Böyleleri hakkında ayet, “O gün onlar imandan çok küfre yakındılar” der. (Ali İmran 167) Ayetin devamı şöyledir:

 

 “Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.”

 

                                     ****************  2.HUTBE***********

 

 Hamd Allah’adır, salat ve selam yaratılmışların efendisi Allah’ın Resulu Muhammed’e ve onun yolunu takip edenlerin üzerine olsun. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun elçisidir.

 “Ey İman edenler Allah’tan sakının”

 

Geçen hafta Rusya Dışişleri bakanı Sergey Lavrov, bir açıklamada bulundu, ortalık karıştı. “Hitler Yahudi asıllıydı” dedi. İnsanlar nasıl olur da kendisi Yahudi asıllı olduğu halde bu kadar Yahudi öldürdü ve onları sürdü demeye başladılar. Lavrov’un söylediği boş sözler değildi. Dünyanın en köklü bilimsel dergilerinde yayınlanan iki bilimsel makale var. İsimlerini kaydetmiştim, şimdi bulamıyorum. Dergilerden biri konuyu tarihi tahlil bakımından diğeri ise nükleik asit bakımından ele alıyordu. Tarihi tahlil bakımından konuyu ele alan dergide “Hitler’in ninesi bir Yahudi’nin yanında çalışıyordu ve ondan hamile kaldı, ancak başkasıyla evlendi” ifadeleri yer alıyordu. Yani Yahudi dölüydü, ancak resmi babası Hristiyan bir Alman’dı. Daha sonra Hitler ismini aldı. Adı daha önce başka bir şeydi, Hitler adını kendisi seçti. Tabii dergide daha tafsilatlı ele alınmış, kaynak gösterilmişti… Diğer dergide ise, nükleik tahlil bakımından incelenmiş ve onun Yahudi olduğu ortaya koymuştu. Doğrusunu Allah bilir. Tabii Lavrov’un kastı Zelenski konusunda cevap vermek içindi. Yahudi olduğu halde Zelenski’ye neden Nazi diyorsun diye sormuşlardı kendisine, O da Hitler’de hem Yahudi’ydi hem Nazi’ydi cevabını verdi. Bunun üzerine Putin’in Benet’i arayıp kendisinden özür dilediğini söylediler. Ancak diğer taraftan Putin’in özür dilemediğini sadece meseleyi açıklığa kavuşturduğu söylendi. Bu bizi ilgilendiren bir şey değildir. Bizi ilgilendiren husus, Ukrayna halkının uğradığı trajediyi ve buna benzer başka durumları göz önünde bulundurmazsak bu savaş Amerika’nın bölgedeki gücünü zayıflatacak tohumlarının toprağa atılmasıdır. Bu da bir gün işimize yarayacaktır. Nasıl? Allahualem. Daima zikrettiğimiz ve hepimizin ezberlemesi gereken ilkenin içinde bulunan şu ayeti akıldan çıkartmamak lazım:

 

 “Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ve insanların ipine tutunanlar hariç, kendilerine alçaklık damgası vurulmuştur.” (Ali İmran 112)

 

Allah’ın ipinin manası tövbe etmeleri, insanların ipi ise insanların kendilerine yardım etmesidir. İnsanların ipinden kasıt Amerika mi, siyonistler mi? Veya genel olarak Batı mi? Bunların ipi Yahudilerin tutunduğu iptir, bu ip bir gün koparsa onların yıkılışı çok kolay olacaktır. Ve İnşallah yakın olacaktır.

 

 “Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.” (Ahzab 56)

Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in âline rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim’e ve İbrahim’in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.

 

 

Allah’ım dert ve tasamızı gider, Allah’ım meşakkatimizi rahata tebdil eyle, yoksulluğumuzu ihsan nimetinle değiştir, halimizi daha iyi bir hale değiştir, gazab ve öfkeyi üzerimizden kaldır, bizimle ol; aleyhimizde olma. Allah’ım islam ve Müslümanlar için hayır isteyeni, isteğinde muvaffak kıl, İslam ve Müslümanlar için şer isteyenin canını kudretinle al! Allah’ım halimizi daha iyi bir hale çevir. Amin amin amin...

KUDÜS GÖNÜLLÜLERİ EĞİTİM AKADEMİSİ

Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp


Hakkımızda

Uluslararası Siyasal Gündem - Kudus Analiz | KA kudusanaliz.com


Kudüs Analiz sitesi bir Kudüs Medya AŞ portalıdır




Son Güncellenenler


Network Yazılım