Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (10)

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (10)
Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp

Şeyh Mahir Hammud'un Cuma Hutbeleri (10)

Hamd Âlemlerin rabbinedir. Allahım, Ey Rabbimiz! Senin vechinin celâline ve senin hükümranlığının yüceliğine layık şekilde sana hamd olsun.

 Seni bütün eksiklerden tenzih ederiz. Ancak sen kendine layıkıyla senâ edersin; biz seni layıkıyla övmeye güç yetiremeyiz. Allahım semavât dolusu, yeryüzü dolusu ve bunlardan öte dilediğin dolulukta hamd sanadır.

 Bütün övgüler ve yücelik sanadır. Kulların hak olarak söyledikleri sanadır. -ki hepimiz senin kulunuz-

 Allahım senin verdiklerine mani’yoktur; mani’ olduklarına da verilecek/verecek yoktur. Senin katında sâlih amel dışında dünyalık kısmetlerin (mal – mülk, evlat) hiçbiri fayda veremez.

 Allah’tan başka ilah olmadığına; eşi benzeri ve şeriki olmadığına ve efendimiz, önderimiz, hâbibimiz, şefaatçimiz Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederim. Onu kendi kulları arasından seçip kendine dost kıldı. O da emaneti edâ etti, risâleti tebliğ etti ve ümmete nasihat edip Allah için hak üzere cihad etti. Biz de bütün bunlara şahitlik edenlerdeniz.

 Selât ve selamların en güzeli ona, pak aline, seçkin ashabına ve din gününe kadar kendisine ihsan üzre tabii olanların üzerine olsun.

 “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve kişi yarın için önden ne gönderdiğine baksın. Allah’tan sakının. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr/18)

 Bu hafta düşman İsrail hapishanesinde esir olarak tutulan Filistinli Hişam Ebu Havas’ın haftasıydı. Kendisi yüz kırk günden fazla bir süre oruçlu (*açlık grevinde) kaldı. Ta ki İsrail sultası belli bir müddetten sonra onun salıverilmesine hükmetti. Nedir acaba, tek bir kişiyi arkasında uluslararası ve Arap desteğini almış bir orduya karşı muzaffer kılan ve çağdaş tarihimizde izzet ve şerefli duruşu kayda geçiren?

 Servetlere malik, atıl durumda ordulara ve geniş topraklara sahip niceleri var ki, tam bir zillet içinde düşmana teslim olmakta! Bu nasıl oluyor?

 Evet değerli kardeşlerim, insanlar sınıflara ayrılır. Evvela beşeri hilkata göre sınıflara ayrılır. Yani aramızdan her birimiz biri diğerinden daha güçlü, diğeri fıtraten daha güçlü, biri fıtraten daha cömert, diğeri fıtraten daha pısırık, biri genetik olarak atalarına çekmiş cimri olarak doğmuş olabilir. Fakat Müslüman, hilkat özelliğine teslim olmayandır; bu özelliğini dönüştürebilir. Yani şunu dememeli: Ben korkak olarak yaratıldım ve böyle kalacağım veya akrabalarım ve atalarımın tümü cimriydi dolayısıyla ben de cimriyim, dememeli. Çünkü insan, kendi özünü ıslah etmeye muktedirdir, benliğine, tamahkarlığına ve zayıflığına karşı üstün gelme kudretine sahiptir. Ve bu konuda ayetler acıktır. Yüce Allah bu hususta birden fazla kez buyurmuştur:

 “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr 9)

 Yani Allah diyor ki, senin nefsinde hasislik vardır fakat sen buna karşı üstün gelebilirsin. Bunu imanınla, ahireti dünyaya tercih etmenle, özel maslahatına karşı genel maslahatı öncelemenle yapabilirsin. Resulullah’ın sahih Hadisinde şöyle buyrulur: “Allah'tan yardım iste ve aciz olma!” Burdaki acziyeti sana bağlıyor, Allah'tan gelen bir şey olarak görmüyor. Aciz olma, diyor. Acziyet senin sıfatlarından olur yoksa Yüce Allah’ın sende tesis ettiği bir şey değildir. Ayrıca kimse, etrafa dağılmış bu ümmetin içinden bizim de yaşamayı hakkeden bir ümmet olduğumuzu ispat edecek birinin çıkmayacağını zannetmesin. Veya kimse zannetmesin ki, bu ümmet korkak ve cimri yaratılmış ve kendi kendi yaratılış özelliklerine teslim olmuş. Asla! Bu teslim olmuşluk kendi kararlarıdır. Evet bir yönüyle şahsi özellik kalıcıdır. Bu hususta peygamber (s.a.v) şöyle buyurur: “İnsanlar, madenler gibidir. Câhiliye döneminde iyi olanlar Müslüman olduktan sonra da iyi olurlar. Yeter ki İslâm’ı tam olarak kavrasınlar.”  Misal Hz. Ömer bin Hattab, cahiliye devrinde de cesurdu. Onu diri diri defnetmek için götürdüğü zaman kızı, sakallarıyla oynuyordu. Ancak bu durum, onu cahilliye devrinde adamlık sayılan bu işi yapmaktan alıkoymadı. Yine İslam’a girdiklerini öğrenince kız kardeşine ve eniştesine karşı şedit davrandı. Sonra İslam’a girince de aynı hassasiyetini bu sefer İslâm için sürdürdü. Yani o şeditliğini cahiliyeden İslamiyet’e nakletti. Hicret etmek istediği zaman - hepiniz biliyorsunuz sahabelerin hepsi gizlice hicret etti, o hariç – atına bindi, tavaf etti (ki atına Kâbe civarında bindi), Kureyş topluluğu önünde durdu, onlara “ben Muhammed ile beraber hicret ediyorum, anası onu yitirmek isteyen veya eşini dul bırakmak isteyen ya da evlatlarını yetim bırakmak isteyen benimle bu vadinin ardında buluşsun!” İşte o, böyleydi. Yine Ridde savaşında tereddüt yaşarken Hz. Ebu Bekir (Allah, hepsinden razı olsun) kendisine dedi ki, .................... ............... ..........

  Evet, gerek Hişam ve işgalci hapishanesinden firar eden o altı kimse gerek çıplak göğüsleriyle düşmanın karşısında savaşmak veya bir tekbir getirmek veya bir ayet okumak için duran kimselerin durumu da böyledir. Bunlar cesur bir hilkat üzere doğmuş olabilirler ancak bu cesaretlerini Allah yolunda ortaya koydular. Veya onlardan kimisi bu tinet üzere doğmamış olabilirler, ancak bu hallerini değiştirmek için nefisleri üzerinde uğraş verdiler, ta ki korku duvarını yıkıp cesur bir tinet elde ettiler. Yine Hz. Ömer’e döneceğim, diyor ki: “Ben cimri ve bencil bir kişiydim, nefsimi yenmek için Allah'tan yardım diledim ve o halden kurtulmuş oldum. Evet, kendisi artık müminler ile olan ilişkisinde bencil ve cimri olmadı, malından sürekli infak etti.

 Ey insan! Irsi, kalıtımsal sıfatına teslim olma ve korkak, cimri gibi kötü özellikler üzerine yaratıldığını öne sürüp mesuliyeti Rabbine yükleme. Allah’tan yardım iste, Allah'ı kendinle beraber göreceksin. Bu minvalden sahabe-i kiramdan da örneklere rastlarız. Onlardan kimi bir an tereddüt yaşamış ancak kendi nefsine karşı galip gelip kahraman olmuştur. Rabbimiz  bize müminlerin en hayırlı fırkalardan olan Bedir ehlinden örnek veriyor. Ki Resulullah onlar hakkında şöyle buyurdu: “ Ey Ömer Allahu Teâlâ Bedir gazasında bulunanlara “istediğinizi yapın! Sizin her işinizi affettim diye buyurdu.” Sahabe-i Kiram’ı sınıflandırdığımız zaman Bedir ehlini ayrı bir mertebeye koyarız. İşte bunların arasında bile Allah’ın haklarında haber verdiği şöyle kimseler vardır:

 “Nitekim Rabbin seni hak üzere evinden çıkardığı zaman da mü’minlerden bir grup isteksizdi” (Enfal 5)

 Yani müminlerden bir grup, savaşmayı istemiyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) onlara dedi ki: “kolay olanı; yani Ebû Süfyan’ın Şam’dan dönmekte olan kervanını ele geçirmek  ya da Kureyş ordusuyla savaşıp askeri üstünlük elde etmek arasında tercih yapmakla emrolundum. Onlar ise kolay olanı yani kervanı ele geçirmeyi tercih ettiler.

 “Nitekim Rabbin seni hak üzere evinden çıkardığı zaman da mü’minlerden bir grup isteksizdi. Gerçek ortaya çıktıktan sonra sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi hak üzerinde seninle tartışıyorlardı. Hani Allah, iki topluluktan birinin muhakkak sizin olacağını vadetmişti; siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkın ve inkâr edenlerin sonunu getirmek istiyordu. Bu istek, günahkârların hoşuna gitmese de hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak içindi.” (Enfal 5, 6, 7, 8.)

 Rabbimiz, tercihi savaşmak istemeyen o zayıf fırkaya bırakmadı; kendisinin hoşnut olacağı şeyde herkesi topladı. Bu misal bizim de içinde bulunduğumuz şartlarla kıyas edilebilir. Yüce Allah, ümmetin kaderini beşeriyetin en alçak grubu olanların eline yani (*siyonistlerle) normalleşme adımları atanların eline veya teslim olmuşların, zillet içinde bulunanların eline terk etmeyecektir. Ki bunlar o kadar zilletteler ki, bir halkın temsilcisi olan bir başbakan gidip savunma bakanıyla görüşüyor. Niçin? Çünkü içinde bulunduğu zillettin derinliğinin fazlalığından. Bizzat kendisi Oslo bitti diyor. İşte Rabbimiz, milletimizi bu gibi kimselere terk etmeyecektir; belki de herkesi, Hişam ve diğer kahramanların bulunduğu yere veya Nablus’ta askerin önünde  duran ve şehit düşen o 21 yaşındaki gencin durduğu yere taşıyacaktır. Aynı durumu Lübnan’da yaşadık; din alimleri, kanaat önderleri, entelektüeller, siyasetçiler, sağcılar, solcular tümü birden İsrail işgali önünde nasıl da durdular! “Allah, kimseye kaldıramayacağı bir yükü yüklemez.” Göz, iğneye karşı koyamaz. Biz direniş gücüne destek verdik, aleyhte epey propaganda yapılmasına rağmen azlığımız, karşı koyacak düzeye yükseldi ve böylelikle yüce Allah toplumun tümünü bu azınlığın tarafına koydu.

 Evet, her birimizin zayıflık gösterdiği anlar vardır. Ancak bu anlara galip gelmemiz gerekir. Yine buna ilişkin olarak Yüce Allah, tevbe ehline, Tebük ehline şöyle bir hitapta bulundu:

 “Ey iman edenler! Size ne oldu ki “Allah yolunda savaşa çıkın” denildiği zaman yere çakılıp kaldınız. Ahiretin yerine dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimliği ahirete göre çok azdır. Eğer gerektiğinde topluca savaşa çıkmazsanız, Allah size acı bir şekilde azap eder ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir; sizler bu hususta Allah'a engel olamazsınız. Allah, her şeye gücü yetendir.” (Tevbe 38)

 Yani ahirete ve cennet-i alaya talip olduğunuz halde bu dünyaya mı yapışıp kaldınız! Evet işte böyle lahzalar vardır ancak onlar hemen sonra savaş ve cihada döndüler. Misal, Tebük Gazvesinden geri duran Sahabe-i kiramdan biri, çardakların gölgeliğinde oturmuş, iki hanımı da kendisi için suyu soğutmuştu, -o zamanlar su yerin altında bir müddet bekletilerek soğutuluyordu- önünde de çeşitli meyveler duruyordu. O sırada peygamber, sefere henüz çıkmıştı. Kendisi bir an düşünüp dedi ki: “Ben serin bir gölgede oturuyorum, lezzetli meyveler önümde, iki güzel eşim etrafımda fakat Resulullah bu yakıcı sıcakta seferde! Vallahi bu insaf, adalet değil! Vallahi Resulullaha yetişmeden önüme koyulandan hiçbir şey yemeyeceğim!” Ve öyle oldu. Bir an zayıflığa düştü sonra kendine geldi. Bir anlık zayıflık, fakat on, yirmi, otuz yıl süren zayıflık mı olur! Buna zayıflık denilmez artık, teslim olunmuşluk denilir. Hatta küfrün eşiğine gelinmişliktir. Çünkü yenilgi için adak adayacak duruma gelmiştir.

 Sâlih mümin, hadiseleri Allah’ın kendisine öğrettiğine uygun olarak tefsir eder. Ahzâb ehline bir bakın! Bu surede geçen o ayet kolayca anlaşılmayan yani ilk okuyuşta anlaşılması zor olan bir ayettir:

 “Müminler, düşman gruplarını gördüklerinde, “İşte, Allah’ın ve Peygamberinin bize vaad ettiği budur. Allah ve Peygamberi doğru söylemiştir” dediler. Bu durum, onların sadece imanlarını ve teslimiyetlerini arttırmıştır.” (Ahzâb 22)

Allah, size ne vadetti? Ortada zafer de yok! Arap Yarımadasının her yerinden gelen orduların Medine’yi muhasaraya aldığını görmüyor musunuz? Allah, size ne vadetti? Yani müminler bu birlikleri, bu kuşatmayı gördüklerinde onlara Allah, size ne vadetti ki diye sorulunca, “imtihan edileceğimizi, sınanacağımızı vadetti” dediler. Yani:

 “İnsanlar yalnız: “İman ettik” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2)

  Bu muazzam hadiseyi, öğretildiği gibi tefsir ettiler, şeytanın istediği gibi değil! Misal ya Resulullah, bu da neyin nesiydi demediler... Rabbimiz, Bedir’de, Uhud’da meydana gelen bazı hatalardan bahsettiği hâlde burda asla böyle bir şeyden söz etmedi. Aksine şöyle buyurdu:

 “Müminler, düşman gruplarını gördüklerinde, “İşte, Allah’ın ve Peygamberinin bize vaad ettiği budur. Allah ve Peygamberi doğru söylemiştir” dediler. Bu durum, onların sadece imanlarını ve teslimiyetlerini arttırmıştır. Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan bir kısmı bu uğurda can verdi, bir kısmı da can vermeyi beklemektedir. Onlar sözlerini asla değiştirmedi” (Ahzâb 22)

 İşte bu düsturu bugün üzerinde bulunduğun hale taşı... Allah bize İsrail oğullarının daha kalabalık olacağını bildirdi. Bununla belki nüfus adedi bakımından olduklarından daha kalabalıklaşacakları kastedilmiş olabilir. Ancak bundan da daha mümkün olan yorum hedeflerine varmak için onların tüm yeryüzünü kendilerine hizmet ettirecek bir kudrete ulaşacaklarıdır, büyük bir savaş gücüne ulaşacaklarıdır. İşte bu, Allah ve Resulü’nün bize bildirdiğidir. Tıpkı bu haberden sonra mescide girileceğini haber verdiği gibi... Bu Allah’ın vaadinden bir cüzdür. Suudi de olanlar da Allah’ın vaadinden bir cüzdür; bozukluğun iyice görünür hâle gelmesi, din tacirleri ve münafıkların ortaya çıkması ve onları tasdik eden yalancılar bunların tümü Allah'ın haber verdiği şeylerdir. Bugün maskeleri düşmüştür. İslam alemi, vahhabiliğe tüm sapkınlığına rağmen mescidi haramı, aile yapısını ve diğer toplumun bazı mukaddesatın koruduğu, zinayı ve bazı ahlaki yozlaşmaları engellediği için sabrediyordu. Ancak bugün bunları da kaybettik. Bu uğursuz komediyi tasavvur edebiliyor musunuz!

 Yıl 1744. Kurucu Kral birinci Abdulaziz el-Suud ile Abdülvehhab (*Vehhabiliğin kurucusu) arasında bir anlaşma yapıldı. Abdülvehhab dini bir dava sahibi, Suudiler ise savaş liderleri... Abdülvehhab’a dediler ki: Bu yeni din için dini öğreti ve fetva sende, kılıç ise bizde! İşte böyle, Suudilerin taşıdığı kılıç zoru ve Abdülvehhab’ın fetvalarıyla Vehhabilik yayıldı. Kurulan birinci devlet Osmanlı sultanının emriyle Mısır'dan Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın hamlesiyle yıkıldı. Kurulan ikinci devlet, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında kendi aralarındaki ihtilaf sebebiyle yıkıldı. Üçüncü Suudi devlet ise Abdülaziz bin Suud'un Amerika ve sonra İngiltere ile yapmış olduğu cehennemlik ittifak ile kuruldu. Allah, insanları sınamak için Suudilere tıpkı daha sonra Deccal'in hizmetine vereceği devasa bir servet verdi.

 Bugün ise dördüncü Suudi devleti söz konusu. Ve yeni bir ittifak. Muhammed bin Selman, toplumda fısk u fücuru yayan, karma konserler ve dans eğlenceleriyle gençleri yozlaştırma görevini icra eden Eğlence Kuruluyla ittifak yaptı. Dün biri çıktı diyor ki, Suudi vatandaşlarının ehli kitap hakkında kötü konuşmamaları gerekir, çünkü bu turizm sektörüne zarar verir. Geçen de bir başkası, “nehiy ani’l- münker”in münkeri engellemek anlamına gelmediğini sadece bunun günah olduğunu söylemekle yetinilmesi gerektiğini, elle herhangi bir müdahalenin söz konusu olmadığını, münkere el ile müdahalenin bidat (!) olduğunu söyledi. Evet, aynen öyle elini havaya kaldırarak “bu bid’attır” dedi. Yani baştan beri söylene gelen “münkeri gücün yeterse elinle değiştir” şiarı, bidat oldu! Mesela yirmi yıldır, kadının araba sürmesi haramdır, diyorlardı. Trump geldi, ne yapıyorsunuz! öyle saçma şey mi olur kaldırın bu yasağı dedi. Hemen sonrasında haramdır diyenler, yani aynı kişiler, aynı reziller, aynı papağanlar bu sefer de yok haram değildir, haram olduğuna dair elimizde bir nass yoktur, helaldir demeye başladılar. Helal ha! Be köpek oğlu köpek! Trump dedi diye helal oldu, Allah dedi diye değil, ey necis, ey münafık, ey dinini dünyevi bir takım imtiyazlara satan rezil! Allah’ın laneti, Allah'a ve Resulüne yalan söyleyenlerin üzerine olsun! Bugün Muhammed bin Selman, Âli'l-Şeyh'in torunuyla yani Muhammed bin Abdülvehhab’ın torunuyla ittifak yapmış durumda. Adı, Turki bin Âli'l-Şeyh Ebû Nasır (*Vehhabiliğin kurucusunun torunu Eğelence Kurumu’nunbaşkanı (!) ). İşte bu kişi Eğelence Kurumu’nun başkanlığını yürütüyor. Yahu biz daha önceki ittifakı tüm arıza ve bozukluğuna rağmen velevki hatalı bir şekilde de olsa toplumsal ahlâkı, Mescid-i haramı ve bir takım mukaddesatı muhafaza ediyor diye sineye çektik. Ancak bugün her şey değişti. Aynı aile yani Âli'l-Şeyh, bu sefer fuhşiyata, fesada, avretlerin açılmasına fetva veriyor ve konser ve partilerdeki kadın erkek karışıklığına göz yumuyorlar. Hatta çoğu artık bu eğlence partileri Suudî’nin sanat hayatından bir parça haline geldi demeye başladılar. Kardeşlerim buna ilişkin söz uzar ama biz kısa keselim: İşte Allah ve Resulü’nün bize vadettiği budur. İşte böylece Allah onların maskesini düşürecek. Ne zaman olacak kimse bilmez ama olacak; şartlar Mescid-i Aksa’yı tahrir etme ve İsrail’in yıkılışına hazır hâle getirildiğinde işte bu ve bunlara benzeyen gruplar biz İslâm’ın anasıyız, babasıyız diyemeyecekler. Yine doksan yıldır kendilerine İslam’a davet edenler diye öne süren ve aslında Amerikan planlarının bir parçası olan gruplar da bunu diyemeyecekler. Ki bunlar (*İsrail ile) normalleşme adımları atan Fasta normalleşme adımını atan Fas kralının elini öpen kimselerdir. O kirli eliyle normalleşme anlaşmasını imzaladı. Üstelik bu yalancı müptezel, ben İslamcıyım, diyor. Bunlar, Suriye’de olsun, Libya’da olsun dışardan destekli kimselerdir. Dün işittik, Trablus'tan yaşları henüz yirmiye ulaşmamış yüz genç, IŞİD ile birlikte savaşmak için gitmişler. Yani entrikalar sonlanmış değil devam etmekte...  IŞİD bir ara neden gözlerden kayboldu? Çünkü o aralar onları kullananlara bir alternatif gerekiyordu, bir süreliğine onları gözden kaybettirdiler... Bazı cahiller onlara katılmakla İslâmî olacaklarını düşünüyorlar. İşte tüm bunlar, zayıflara, korkaklara, hainlere, teslim olmuş olanlara rağmen hayır alametleridir inşallah. Bunu yakın bir vakitte göreceğiz inşallah.

                ***** (2.HUTBE)*****

 Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’adır. Salât ve selam yaratılmışların efendisi, Allah’ın elçisi Muhammed’e, âline, ashabına ve ona tâbi olanların üzerine olsun. Allah’tan başka ilah olmadığına Muhammed’in O’nun Resulü olduğuna şehadet ederim.

 “Ey iman edenler! Allah’tan sakının.”(Haşr 18)

 Yine bu haftada Kasım Süleymanî ve Ebu Mehdi el-Mühendis’in Amerikan insansız hava uçakları ile şehit edilmelerinin ikinci yıl dönümüydü. Bu münasebetle bir çok yerde anma toplantı ve merasimler gerçekleştirildi. Bu yıl dönümü dolayısıyla belki mübalağaya varacak derecede bir çok televizyon programı ve çeşitli faaliyetler gerçekleşti. Ancak buna karşın bazı kişiler ise sosyal medyayı bu adam Suriye’de Sünnileri öldüren bir katildir sözleriyle doldurmuşlar.  Yahu bizzat Direniş Gücü’nün liderleri “bu adam tünellerin açılmasına, hendeklerin kazılmasına yardımcı oldu, bunun için de maddi desteği sağladı, direniş kuvvetlerini silahlandırdı” diyorlar. Şiimiş... Tamam kardeşim açıkça adamın mezhebi şiidir, deyin kimse size bir şey demez. Fakat senin kinin onun yaptıklarını inkar etmeye ve onu katillerle bir tutmaya itiyor. Hangi din, hangi İslam, hangi İslâmî hareket seni bu saplantıya sokmuş! Bu gibi yalan söylemleri Müslümanların arasına yayarak İslam davası nasıl zafere ulaşır! İnsanlara yalan söylüyorlar...  Yine karışıklığın olduğu zamanlardı, ben minbere çıkmış gözlerim adeta ayeti olduğu gibi görmüyordu, ayeti şöyle görmüştüm: Yüce Allah buyuruyor ki:

  kendisi İslam’a davette bulunduğu halde  “Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kim olabilir.”

 Ayet adeta bana böyle göründü: “Kendisi İslam’a davette bulunduğu halde Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kim olabilir.” İslam’a yalan ile davet ediyorsun! Mensubu olduğun harekete, partiye yalan ile davet ediyorsun. Peki nasıl başarıya ulaşacaksın be alçak herif, ne aşağılık herif! Üstelik Şeriatta, Müslüman ahlakında, insan ahlakında temel olan şey dürüstlüktür. Mesela geçen cahiliyedeki adamların dürüstlüklerinden örnekler verdik; cahiliye devrindeki Yahudi Samuel’in vefasından, Anterin ahlakından bahsettik. Sizler cahiliye devrinden daha aşağıdasınız! Sizler yalancılık ve aldatıcılıkla İslâm bayrağını taşıyorsunuz. Bunların tümü geçici bir köpük niteliğindedir.

 “Köpük atılır gider. İnsanlara yarar sağlayan şey ise yerde kalır.” (Ra’d 17)

 İşte Allah, böyle misaller verir. Allah’ın izniyle bu ve benzeri ayetlerin tevillerini yakın bir vakitte göreceğiz.

 “Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.”

Allahım (peygamber efendimiz) Hz. Muhammed ve âlini, Hz. İbrahim efendimiz ve alinî mübarek kıldığın gibi mübarek kıl. Şüphesiz sen Hamîdsin, Mecîdsin.

 Kardeşlerim “Allahümme Salli alâ Muhammed” de diyebilirsiniz “Allahümme Salli alâ Seyyidina Muhammed” de diye bilirsiniz bir fark yok. Ne o kıymetinden bir şey eksiltir ne diğeri kıymetinden bir şey arttırır. Kimsenin size felsefe yapmasına izin vermeyin. Yalnızca ismiyle salat getirmeniz bile yetiyor, çünkü sadece ismi imanın, temcid ve yüceliğin sıfatıdır. Ve tabiiki O bizim efendimizdir. Salat ve selam getirin O’na...

 Allah’ım bize mağfiret buyur ve merhamet et, bize afiyet ver ve günahlarımızı affet, bizi kendinden başkasına muhtaç etme. Allah’ım öfke ve gazabı bizden uzak tut, bize hakkı hak olarak göster ve bizi ona tâbi kıl, bize bâtıl olanı bâtıl olarak göster ve bizi ondan beri kıl, bizimle ol aleyhimizde olma, Kur’an-ı Kerim’i kalplerimizin baharı kıl, bizi dünyada ve ahirette Kur’an’ın sadık ehlinden kıl ve bizi onunla sana gelen basamaklarda yükselt ey Rabbü’l-alemin. Allah’ım din ticareti yapanları, münafıkları ve kullarına yalan söyleyen  yalancıları rezil rüsva et. Ya Rabbü’l-alemin! Hâlimizi daha iyi bir hâle değiştir, bize hak olanı hak; bâtıl olanı bâtıl olarak göster, hâlimizi daha iyi bir hâle değiştir, anne ve babalarımıza mağfiret buyur, amellerimizi hayırla sonuçlandır.

 “Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder, hayasızlıktan, kötülükten ve zorbalıktan da nehyeder. Olur ki öğüt alırsınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl 90)

KUDÜS GÖNÜLLÜLERİ EĞİTİM AKADEMİSİ

Sosyal medyada paylaş: Facebook Twitter Whtasapp


Hakkımızda

Uluslararası Siyasal Gündem - Kudus Analiz | KA kudusanaliz.com


Kudüs Analiz sitesi bir Kudüs Medya AŞ portalıdır




Son Güncellenenler


Network Yazılım